Warning: include_once(wp-content\plugins\wp-super-cache/wp-cache-phase1.php): failed to open stream: No such file or directory in /home/cihans5/kocar.org/wp-content/advanced-cache.php on line 20

Warning: include_once(): Failed opening 'wp-content\plugins\wp-super-cache/wp-cache-phase1.php' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/cihans5/kocar.org/wp-content/advanced-cache.php on line 20

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/cihans5/kocar.org/wp-content/advanced-cache.php:20) in /home/cihans5/kocar.org/wp-includes/feed-rss2.php on line 8
İrfana Yolculuk http://www.kocar.org Tue, 21 Jan 2020 05:43:00 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.2 http://www.kocar.org/wp-content/uploads/2016/06/cropped-kitap-32x32.png İrfana Yolculuk http://www.kocar.org 32 32 Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-11 http://www.kocar.org/yazilar/4712/ Tue, 21 Jan 2020 07:42:39 +0000 http://www.kocar.org/?p=4712 Tarık Burak

Gönülleri Fetheden Genç Bir Hoca

Kader, Hocaefendi’nin yolunu bir başka çiziyordu. Hayatının baharında, kara trenle Edirne’ye doğru elinde tahta bavuluyla çıktığı bu yolculuk durmadan devam edecekti. Hüzünler, gurbetler, hapisler, mayınlı tarlalar, kürsülerdeki gözyaşları, yokluk ve zorluklar onun kaderi olacaktı. 
Hocaefendi’nin Hüseyin Top isimli akrabası Edirne’de hocalık yapıyordu. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’ne uzun yıllar başkentlik yapan Edirne, annesinin akrabası olan Şükrü Paşa’nın ismiyle özdeşleşmişti. Tarihte Edirne’yi savunan komutan olarak geçiyordu. Hocaefendi’nin büyükannesi Hatice Hanım, Şükrü Paşa’nın yeğeniydi.  
“Edirne’de Hüseyin Top Hoca vardı. Bizim akrabamızdı. Bana sahip çıkar diye oraya gitmem uygun görülmüştü. ‘Seyahat Ya Resülallah!’ dedik ve Edirne’ye doğru yola çıktık.” Hocaefendi: “Erzurum’dan Edirne’ye giderken, ‘Mukaddes Göç’ yazısında anlattıklarımın heyecanı içindeydim.” der.
Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum’dan yola çıktı ve Edirne’ye giderken, yol güzergahında bazı yerlere uğradı. Önce Ankara’da Hacıbayram’daki arkadaşlarını ziyaret etti. Burada üç gün kaldı. Diyanetin açacağı vaizlik imtihanı konusunda bilgi aldı. Türk Hava Kurumu Başkanlığı ve milletvekilliği yapmış baba dostu Mustafa Zeren’in Bahçelievler’deki evinde bir gece kaldı. Sonra İstanbul’a uğradı. Burada, birkaç gün Erzurum Oteli’nde kaldı. Hocaefendi seyahati boyunca en olumsuz şartlarda bile ibadetini asla ihmal etmedi. İstanbul’dayken vakit namazlarını daha ziyade Hocapaşa Camii’nde kıldı. 
“İstanbul’da da birkaç gün kaldım. Sirkeci’de Erzurumlular’ın kaldığı meşhur Erzurum Oteli vardır. 3. Sınıf bir otel. Zaten şark halkı fakir; böyle bir otel onlar için ideal. Yatakları, çarşafları işte öyle bir oteldi ve beni sabaha kadar kaşındırırdı. Çok da gürültülü bir yerdi. Ama Erzurum’dan kalkıp İstanbul’a kim gitse ona bu otel tavsiye edilirdi. Daha sonraları da o otelde kaldım. Başkasına gittiğim az vakidir. Otelin yakınında Hocapaşa Camii var. O camide çok namaz kılmışımdır. Sami Efendi Hazretleri’nin müritleri bu camiye gelirlerdi. Tabii ki ben bunu daha sonra öğrenecektim.”
Hocaefendi, daha sonra Sirkeci Garı’nda trene binerek Edirne’ye hareket etti. Tren Edirne’ye gece yarısı vardı. Diğer yolcularla birlikte uyuyakalmıştı. Karaağaç İstasyonu’nda kondüktörler tarafından uyandırıldı. Yolcularla birlikte şehir merkezine kadar yarım saat yürüdü. O gece, daha sonra imamlık yapacağı Üç Şerefeli Camii’nin karşısında bulunan bir handa konakladı. Sabah erkenden babasının selamını ilettiği Hüseyin Top Hoca ile müftülüğe gittiler. 
“Hüseyin Top Hoca beni İbrahim Efendi’ye (Edirne Müftü Vekili İbrahim Akın’a) götürdü. O beni biraz genç görmüş olacak ki imtihan etmesi gerektiğini söyledi. Ben kabul ettim. Şimdi hatırlayamayacağım bir kitabı rasgele açıp elime verdi ve ‘Oku’ dedi. Bu bir fıkıh kitabıydı. Çıkan yeri okuyup mana verdim. İbrahim Efendi dışarı çıkmamı söyledi.”Hüseyin Top Hoca o günkü hatıralarını şöyle anlatıyor: “Ben Hocaefendi’yi aldım ve beraberce müftülüğe geldik. Müftülüğe o zamanlar İstanbul’dan hafız talebeler gelirdi. Onları imtihan eder, Arapça ve dini bilgilerini ölçerdik. Başarılı olanların ellerine müftülükten bir yazı verilir ve köylere gönderilirdi. Köy muhtarları hemen kabul ederlerdi. Hatta bazı köyler ikişer kişi hafız talebe isterlerdi. Bunlar oralarda mukabele ve hatim okuyor, namaz kıldırıyorlardı.
Hocaefendi’yi müftülüğe getirdik. Müftü vekili İbrahim Akın Bey vardı. Ben İbrahim Bey’e ‘Hocam bu kardeşimiz hafızdır ve Arapça okumuştur, Ramazan ayında görev almak istiyor’ dedim. ‘Maşallah! bu yaşta hem hafız, hem de Arapça okumuş’ dedi.. Önünde bir fıkıh kitabı vardı, adı da ‘Kuduri’. Kitaptan bir yer açtı. ‘Gel bakalım evladım, madem Arapça okumuşsun, şuradan şuraya kadar bir oku, anlat bakalım’ dedi. Hocaefendi geldi, müftünün sağ tarafına geçti, ben de sol tarafına geçtim. Ne dereceye kadar Arapça okuduğunu bilmediğimden korkmaya başladım. İbareler harekesiz normal Arapça. Kur’an gibi üstünde veya altında hareke yok. Arapça bilmeyen okuyamaz, kem küm eder bocalar. İçimden de ‘eyvah şimdi bir de okuyamazsa’ dedim.
Hocaefendi o ibareye şöyle bir baktı ve ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyerek başladı okumaya. Tam denilen yere kadar tastamam okudu. Hiçbir yerde tık diye durmadı. Ben öyle bir ferahladım ki tarif edemem. Bu sefer Hocaefendi başladı okuduğu Arapça metnin tercümesini yapmaya.. Birkaç kelime henüz okumuştu ki müftü: ‘tamam evladım tamam’ dedi ve kitabı kapattı. Sonra ‘evladım sen bir dışarı çık da biz Hüseyin Efendi ile senin için iyi bir yer düşünelim’ dedi.
Hocaefendi dışarı çıktı. İbrahim Bey ‘Maşallah ne güzel ibare okudu öyle.. Döndü bir de tercüme etmeye başladı, ben onun Arapça okumasından korktum, hemen kitabı kapatıverdim’ dedi. Ben de ‘neden öyle yaptınız hocam?’ deyince ‘yahu sorma okuduğu yerden bize bir şey sorar diye çekindim, cevap veremeyebilirdim, mahçup oluruz diye onun için susturdum’ dedi.”
Bu genç hoca Trakya Bölgesi’ne gelen diğer hafız öğrencilerden daha başkaydı. Müftü yardımcısına verdiği cevaplarla dolu; dolu olduğu kadar olgun, vakur ve vazifesine düşkün biri olduğunu gösteriyordu. ‘Bunu köylere göndermeyelim, burada Edirne’nin içinde bir vazife verelim’ denildi. Yıldırım Mahallesi muhtarlığına verilmek üzere hemen bir görev yazısı hazırlandı. Görev zarfı genç Hocaefendi’nin eline tutuşturuldu. Akmescit Camii’nde göreve başladığı kendisine orada söylendi. 
Hocaefendi, tahta bavulunu alarak Yıldırım Mahallesi’ndeki Akmescit Camii’nin yolunu tuttu. Orada Şaban Hoca’yı buldu. Kendisine kalacak yer ayarlandı. Hocaefendi, Ramazan boyunca Akmescit’te imamlık yapıp vaaz verdi.
Hocaefendi, bir ay boyunca Ramazan imamlığı diye gittiği Edirne’de 1959’dan 1965’e kadar arada iki sene askerliği hariç tutulursa tam dört yıl kaldı. 
Kader, Hocaefendi’nin yolunu bir başka çiziyordu. Hayatının baharında, kara trenle Edirne’ye doğru elinde tahta bavuluyla çıktığı bu yolculuk durmadan devam edecekti. Hüzünler, gurbetler, hapisler, mayınlı tarlalar, kürsülerdeki gözyaşları, yokluk ve zorluklar onun kaderi olacaktı. 
Hocaefendi, Akmescit Camii’nde (1959)Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir iki eşyasını taşıdığı tahta bavulundan başka bir şeyi yoktu. Akmescit’te Fevzi Balnik adında yaşlı bir adamın evinde kalacağı yer ayarlanmıştı. Ramazan ayında tutulan imam veya hocanın yeme-içme, barınma ve temizlik gibi ihtiyaçları bütün mahalleliler tarafından sırayla giderilirdi. Yıldırım Hacı Sarraf Mahallesi muhtarlığında birinci aza olan Mehmet ve Muhip Çamlıöz’ün babası Halil Çavuş bu işlerle bizzat ilgileniyordu. Çünkü Hocaefendi’nin bir düzeni ve ev ortamı yoktu. Kaldığı yer yaşlı bir amcanın verdiği tek odalı yerdi. Ne yemek yapacak eşyası, ne de parası vardı. Zaten Hocaefendi de boğazına düşkün değildi. Biraz çorba ve tek çeşit yemekle hem iftarda hem sahurda yetiniyordu. Hatta onu da yemeği getiren arkadaşla yiyordu.
Hocaefendi, ilk vazife yaptığı Akmescit Camii’nde cemaatle hemen kaynaştı ve onlarla sohbetlere başladı. Orada Ramazan boyunca bir ay gibi kısa bir müddet kalmasına rağmen sözleri, davranışları ve temizliği çok dikkat çekti. 
Mehmet Çamlıöz o günleri şöyle anlatıyor:“1959 yılı Ramazan ayına tekabül eden günlerde askerden terhis olmuş ve artık Edirne’deydim. Hüseyin Top Hocamız, Fethullah Hocaefendi’yi mahallemize Ramazan hocası olarak getirdi. Önceki senelerde olduğu gibi her sene Ramazan hocası gelirdi. Hocaefendi bizim Yıldırım mahallesine geldiğinde ilk akşam bizde misafirdi. Ben de evdeydim. O akşam Allah ne verdiyse yedik. Babam bana ‘hoca seninle beraber kalsın’ dedi. Fakat Hocaefendi kabul etmedi. ‘Kesinlikle olmaz, biz ev tuttuk, ben o eve gideceğim’ dedi. Önce teravih namazına gittik. Teravihten sonra kaldığı evine gitti.O Ramazan ayında ilk defa Hocaefendi ile tanışmış olduk. Büyük insanlarda görebileceğimiz bir olgunluk vardı üzerinde. Askerden daha yeni gelmiştim. Kur’an ve dini bilgilerimiz yoktu. Kendisi askere gidinceye kadar iki sene boyunca ona talebelik yaptım. Kur’an okumayı ve alfabeyi o öğretti bize, Allah razı olsun. Babam Hocaefendi’yle çok iyi görüşürdü. Hüseyin Top hocamız babama ‘Çavuş Ağa, bu getirdiğim arkadaş çok titiz, boğazını pek sevmez ama ne olur temiz olsun, bir kap olsun fazlaya kaçmasın’ diye tembih ediyor. Babam bunu öğreniyor ve ona göre davranıyordu.Ramazanda geceleri teravih namazından sonra odasında toplanırdık, sohbet ediyordu bize. Soru soranlara cevaplandırıyordu. Vakurdu, sinirlenmezdi, çok sakindi. Aynen bugünkü gibi gözlerimin önünde duruyor. Ramazan boyu hep aynı pantolonu, aynı ceketi giyerdi ama görsen sanki hiç giyilmemiş gibiydi. Artık gece mi temizlerdi, gündüz mü temizlerdi bilemem ama giyimi çok temizdi. Ona ‘Hocam nasıl yapıyorsun, ceketin, gömleğin, pantolonun hep ütülü’ derdik. ‘Siz ona karışmayın’ derdi bize. Burada, Yıldırım’da bir ay kalınca mahallenin ileri gelenleri Hocaefendi’yi kaçırmak istemediler. Konuşmalarıyla, davranışlarıyla çok beğenildi. Hatta onu evlendirmek bile istediler. Ama Hocaefendi kesinlikle kabul etmedi.Hüseyin Top Hocam, Yıldırım’dan evlenmişti. O zaman kimin kızını isteseler Hocaefendi’ye verirlerdi burada. Babam, Hocaefendi’ye gidip ‘böyle bir teklif var, ne diyorsun’ diye fikrini soruyor. Fakat kabul etmiyor. ‘Öyle bir şeyi kesinlikle kabul etmiyorum ve öyle bir niyetim yok’ diyor.”
Muhip Çamlıöz Anlatıyor:“… Bizler çiftçilikle geçiniyoruz. Elhamdülillah Risale-i Nurları ve Hocaefendi’yi tanıdıktan sonra kendimizi kurtardık. Yoksa namaz falan yoktu bizde. Babamlar Yunanistan’da hocalardan dualar falan öğrenmişler ama ibadet şuuru diye bir şey yoktu yani.Hocaefendi bu mahalleye geldiğinde biz yeni yeni namaza başladık, Müslümanlığı ondan öğreniyorduk. Vaazları ve sohbetleri bizi camiye çekti. Ondan evvel hiçbir şey duymadık ve görmedik. Trakya halkı hep böyleydi, dinde çok zayıftı. Burası çok harp görmüş. Yunan Harbi, Bulgar Harbi, Alman Harbi ve hep savaş görmüş buranın halkı. Osmanlının medeniyet kurduğu yer burası. Buradaki gibi camiler Anadolu’da yok. Harplerde camiler boş kalmış, din görevlisi kalmamış. Şahsi düşüncem savaşlardan kaçmışlar din görevlileri. Kalsalardı camilerimiz boş kalmazdı. Baştakilerin de vazifesi camileri yıkıp kaldırmak olmuş.Allah yardımcısı olsun. Zaten Allah hiçbir zaman Hocaefendi’ye yardımını esirgemedi. Öyle de oldu ve geçmişten bugüne geldi. Allah ondan razı olsun Risale-i Nur hizmetini Edirne’ye o getirdi. Cenabı Hakk onu cennetine koysun, Allah ondan ebediyen razı olsun.”
Vaizlik İmtihanı ve Menderes’in Düşen Uçağı
Hocaefendi, 1959 yılının Ramazan ayında zamanı gelen vaizlik imtihanı için Ankara’ya gitti. O günlerde yaşanan bir olay ülke gündeminde adeta bomba etkisi yaptı. İç siyasette muhalefet-iktidar gerilimi yaşanırken, dış politikada da Kıbrıs konusunda hareketlilik sürüyordu. 1955’te başlayan çatışmalar 1959 yılına kadar şiddetlenerek devam etmişti. Bu duruma BM el koydu ve Ada’da Türk ve Rum toplumları bulunduğunu teyid etti. Bu çerçevede Başbakan Adnan Menderes İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasındaki üçlü görüşmeler için Londra’ya hareket etti. Başbakan Menderes ve Türk heyetini taşıyan uçak Londra’da Gatwick Havaalanı yakınlarında 17 Şubat 1959’da düştü. 14 kişinin hayatını kaybettiği bu uçak kazasından Başbakan Menderes sağ kurtuldu. 
Bediüzzaman, Demokrat Parti döneminde de çok büyük sıkıntılar yaşamasına rağmen Menderes’e dua ediyor ve talebeleri bunu açıkça biliyorlardı. Isparta’da bir sabah ders yaparken, ‘Kardeşlerim, ben bu gece Menderes’e dua ettim’ dedi. İşte o gün, Menderes İngiltere’de geçirmiş olduğu uçak kazasından sağ kurtulmuştu.  
Fethullah Gülen Hocaefendi, 15 gün Ankara’da kalıp tekrar Edirne’ye döndü. Merakla sınav sonuçlarını bekliyordu. Bir müddet sonra Mustafa Zeren, Edirne Müftülüğü’ne telefon ederek imtihanı kazandığı notunu bıraktı. Bu müjdeyi Fethullah Gülen Hocaefendi’ye Hüseyin Top verdi. 
Hocaefendi, bu sınavı kazanınca Diyanet’e bir dilekçeyle başvurup Edirne Müftülüğü görevine talip oldu. Ama yaşı ne vaizliğe ne de müftülüğe uygundu. Çünkü nüfus kaydına göre 1942 doğumlu olduğundan, devlet memuriyeti için gerekli olan 18 yaşını doldurmamıştı. Üstelik askerliğini de yapmamıştı.
O günleri şöyle anlatıyor Hocaefendi:“Bir iki ay kadar Akmescit’te namaz kıldırdım, vaaz verdim. Zaten bu arada Ramazan ayı da gelmişti. O sıralarda vaizlik imtihanına girmek için Ankara’ya gittim. 15 gün kadar Ankara’da kalıp tekrar Edirne’ye döndüm. İmtihan neticeleri daha sonra belli olacaktı. Ve bir gün Edirne Müftülüğüne Ankara’dan bir telefon gelmiş. Arayan Mustafa Zeren’di. ‘Yeğenimin gözlerinden öperim, imtihanı kazandı’ diye bir mesaj bırakmış. Hüseyin Top yine çok sevinmiş. Çarşı pazar beni aramaya başlamış. Nihayet beni buldu, caddenin ortasında müjde verdi, boynuma sarıldı; ‘İmtihanı kazandın’ dedi. Bir dilekçe yazdım ve Edirne Müftülüğü’ne talip oldum. Diyanet’ten gelen cevap olumsuz oldu. ‘Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü tayin edemiyoruz’ diyorlardı.”
Hüseyin Top Hoca, o günlerdeki sıkıntıyı şu şekilde ifade ediyor:“Bilahare Hocaefendi’nin imtihanı kazandığına dair Ankara’ya gönderdiğimiz dosya Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan geri geldi. Baktık ki dosya onaylanmamış, ek yazıda Hocaefendi’nin henüz 18 yaşını doldurmadığı için vazifeye başlayamayacağı bildiriliyordu. O zaman nüfus sureti dolduruluyordu. Biz de ayı ve gününü dikkat etmediğimizden bilemedik 18 yaşını doldurup doldurmadığını. Nüfus kağıdının bir suretini dosyaya koyup göndermiştik. Görünüş itibariyle kalıplı idi Hocaefendi.Dosya geri gelince biz üzüldük tabii. Diyanet görev vermeyince cemaat duydu bu olayı. Cemaatten bir avukat vardı, Hamdi Bey adında. Allah rahmet eylesin, Hocaefendi’yi çok severdi. Dosyanın Ankara’dan geldiği günlerde camiden çıkışta o eski avukat da avluda yanımızdaydı. Sohbet açıldı, Hocaefendi’nin vazifeye başlayamadığı falan konuşuluyordu. O, bizim Diyanet’e dosya gönderdiğimizi biliyordu. Ankara’dan cevap menfi gelince ‘getirin bakayım şu yazıyı’ dedi. Sonra Hocaefendi’nin nüfus cüzdanını istedi. Şöyle bir baktı: ‘Daha 6 ay var 18 yaşını doldurmaya’ dedi. Şöyle bir düşündü ve ‘halledeceğiz bu işi’ dedi. Bana dedi ki: ‘Ben manevi babası olayım, sen de en yakın akrabası olarak bir muhakeme açalım, yaşını büyütüp bu işi halledelim.’ Neyse aldı nüfus kağıdını gitti Hamdi Bey. Hemen savcılığa müracaat etmiş. Normalde muhakeme müracaattan 15 gün sonra olurdu. Hamdi Bey hemen gitmiş adliyede herkesle konuşmuş. Üç dört gün ya geçti ya geçmedi Hamdi Bey elinde bir kağıtla geldi. ‘Hocam biz muhakeme yaptık, Hocaefendi’nin yaşını büyüttük’ dedi. Ne kadar büyüttüklerini bilmiyorum şimdi ama tasdikli kağıdı bana verdi. Aslında Hocaefendi 1938 doğumludur, ama babası 3 yaş geç yazdırdığından yaşı küçük görülüyordu. Fakat görünüşü olgundu, fidan gibi delikanlı idi.”Hamdi Bey ve Edirne Başsavcısı Gani Bey’in yardımıyla Hocaefendi’nin nüfusta “1942” olan doğum tarihi mahkeme kararı ile “1941” olarak değiştirildi. Böylece yaşı bir yıl büyütülen Hocaefendi için imamlık yolu açılmış oldu. 
Ülkenin Siyasetle Gerilen Ortamı1959’da siyasi hayattaki söz düellosunun ve gerilimin etkileri, çeşitli yerlerde yavaş yavaş şiddetle kendini göstermeye başladı. Menderes’in geçirdiği uçak kazasıyla bir süre kesintiye uğrayan iç siyasetteki gerilim yeniden tırmanmaya başladı.Muhalefet lideri İnönü, Uşak’a yaptığı ziyaret sırasında 1 Mayıs 1959’da kalabalık bir grubun saldırısına uğradı ve atılan bir taşla yaralandı. İnönü, 4 Mayıs’ta da İstanbul’da başka bir saldırıya maruz kaldı. CHP’lileri taşıyan otobüsler Çanakkale ve Denizli’de taşlandı.
Hocaefendi Edirne’de Nasıl Kaldı? Hocaefendi, Ramazan ayı dolayısıyla geçici imamlık için gelmişti. Fakat Ramazan ayı bitiminde buradan onu göndermek istemediler. Ramazanın sonunda valizini hazırlamış Erzurum’a dönmek üzereyken esnaf ve mahalleli gitmemesi yönünde baskı yaptılar. Hüseyin Efendi, o günleri şöyle anlatıyor: “Ramazan sona ermek üzereydi. Tabii Hocaefendi Ramazan boyunca Edirne’de kalacak ve sonra Erzurum’a dönecekti. Biz de onun bavulunu hazırlıyoruz, oradaki akrabalarımıza, halamıza ve eniştemize, çoluk çocuğa hediyeler göndermek için bir şeyler temin ediyoruz. Bayram dolayısıyla dört gün tatil vermişlerdi. Bayramın üçüncü günü idi. Hocaefendi’nin görev yaptığı Akmescit Camii’ne gelip giden insanlardan 5-6 kişilik bir grup insan geldi bizim evimize. Adamlar yaşlı başlı insanlar. Grubun başında mahallenin ileri gelenlerinden Mehmet Salimoğlu diye bildiğimiz bir abimiz vardı. Buyur ettik onları, hep beraber bayramlaştık. Tabii ben ziyaretin iç yüzünü bilmiyorum, ben zannettim ki bayramlaşmaya gelmişler. Bana:’Hüseyin Efendi biz sana bir ricaya geldik’ dediler. ‘Buyurun, Estağfirullah!’ dedim. Tabii onlar beni dört seneden beri tanıdıklarından, bir de orada cami yaptırma gayretlerimizden ötürü bana karşı bir yakınlık hissediyorlardı. Dediler ki: ‘Biz bu kardeşimizi buradan salmayacağız, bu genç hoca bizi çok memnun etti ve tam Müslüman yaptı. Bak sen nasıl burada kaldın, o da böyle burada kalacak, biz onun gitmesini istemiyoruz’ dediler.Ben de ‘Abiler, Hocaefendi henüz talebedir, annesi babası var, ben onun adına bir şey diyemem, kalırsa başımızın üstünde yeri var’ dedim. Benden önce de Hocaefendi’ye söylemişler ‘gitme, burada kal’ diye. Ertesi gün müftülük açıldı. Aynı adamlar müftülüğe de geldiler. Müftü Efendi’ye de aynı isteklerini tekrarladılar ve ‘biz bu genç hocayı mahallemizden bırakmak istemiyoruz, biz onun masrafını üstleniyoruz’ dediler. Hocaefendi Ramazan dolayısıyla geçici olarak orada kalacaktı. Ramazan bitince vazifesi de bitti.”

Gelecek Bölüm: Üç Şerefeli Camii’nde Ateşin Bir Genç

Kaynak: Samanyoluhaber

]]>
Ümmî Peygamber-8 http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-8/ Tue, 21 Jan 2020 06:57:41 +0000 http://www.kocar.org/?p=4703 YORUM | AHMET KURUCAN

Maddeler halinde değerlendirme yaparak “ümmî peygamber” yazı serimizi sonlandırıyoruz.

1- Bu konuyu kaleme alma sebebim hakikat arayışı içinde bulunan, ne Hz. Peygambere (sas) olan sevgisi ne de dinî samimiyetinden şüphe etmediğim bir dostumun Peygamber Efendimizin gerçekten okuma yazma bilip-bilmediği konusundaki sorusu oldu. Bu soru benim zihnimde Allah’ın rahmetine tevdi ettiğimiz İlahiyat yıllarındaki bir hocamızın tespitini çağrıştırdı. O “Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez cahil bir insan göstermenin ümmet-i Muhammedin en büyük günahlarından biridir” derdi. Ben de Arapça ifadesiyle ‘efrâdını câmi ağyarını mâni’ biçimde bu meseleyi kaleme almaya karar verdim.

2-Şu ana kadar yayınlanan yazılarda iki defa vurguladığım bir hususu bir kez daha tekrar edeyim: günümüz dünyasında okuma yazma bilmemenin çağrıştırdığı menfi anlamın etkisi altında değilim. Anakronik ve apologist bir yaklaşım görürüm ben bunu ve imanımla telif edemem. Peygamber Efendimizin okuma yazma bilmesi ya da bilmemesi benim imanımı ne zedeleyen ne de katkıda bulunan bir unsurdur. Amacım sadece hak ve hakikatin ortaya çıkması adına bir katkıda bulunmaktan ibarettir. Gerçi aradan geçen 15 asır, bu süre içinde adeta kemikleşen düşünceler, önyargılar ve elimizde bulunan ilmî miras hakikatin bütün berraklığı ile ortaya çıkmasına izin verir mi bilmiyorum. Buna sekizincisi yayınladığım yazı dizisini okuyanlar karar verecek. Şunun bilinmesini isterim; fantezi arayışı içinde de değilim. Böylesi mevzuları gündeme getirerek meşhur olma gibi bir derdim hiç yok. Allah kalbimin derinliklerine nigehbân. Amacım sadece ve sadece hakikatin, gerçeğin, doğrunun velev ki üzerinden 15 asır geçmiş bile olsa ortaya çıkması adına katkıda bulunmaktan ibaret.

3-Ümmî kelimesi sözlükte anaya mensup, anasından doğduğu gibi saf, duru, tabiatı bozulmamış, temiz, berrak, pınar, memba, başlangıç, temel, esas, bir şeyin ruhu ve cevheri, yazmayan ve okumayan bir toplum, Arap ümmetine mensup, bir milletin mensubu veya Mekkeli, bir insandan eğitim görmemiş, Ehl-i Kitab’ın dışında kalan Arap toplumu, cahil Araplar, şehirlerin anası, lider, ümmet, grup, peygambere mensup topluluk manalarına gelir. Görüldüğü gibi ümmî denildiği an zihnimizde yapmış olduğu “okuma-yazma” bilmeme kelimenin yegâne ve biricik manası değildir. Hangi anlamda kullandığı ise kelimenin kullanım alanı ve cümle içindeki yerine göre değişecektir.

4-Istılahta bu manalardan üçü ağırlık kazanmıştır; nüzul toplumu şartlarında yaşayan Arapların ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar gibi İlahi bir kitap ve peygambere sahip olmaması, dolayısıyla İlahi mesajların muhtevasından bihaber olması, Mekkeli olma ve nihayet insanın annesinden doğduğu gün gibi okuma yazma bilmemesi.

5-Tarihi perspektiften bakınca nüzul toplumu cahiliye Araplarının büyük ölçüde okuma yazma bilmediği doğrudur. Gerek göçebe hayat tarzları gerek hayatın sair realiteleri bunu doğruluyor. Ama bu demek değildir ki o toplumda hiç kimse okuma yazma bilmiyordu. Nasıl olsun ki Yemen’den Şam’a yıllık yapılan ticari seferler, Mekke’nin ticaret yollarını kesişim yerinde yer alması okuma yazmanın hiç bilinmediği şeklindeki bir yaklaşımı temelden yıkacak bir durumdur. Zaten bunu iddia eden yok diyebilirsiniz. Haklısınız. Bunu iddia eden kimse yok ama burada mesele Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmemesi ise şu soruyu akla getiriyor: Ticaret yollarının kesişim kümesinde yerini alan Mekke’de doğan büyüyen, Peygamberliği öncesi amcasının ticaret kervanlarına katılan, gençlik yıllarında da buna devam eden ve bazı seferlerde Hz. Hatice’nin Şam’a giden ticaret kervanına başkanlık eden birisi acaba okuma yazma bilmeyen çoğunluk içinde mi yerini alıyordur yoksa okuma yazma bilen azınlık içinde mi? Aklı ve mantıkî çıkarım ikincisini önceliyor.

6-Kur’an’da 2’si tekil, 4’u çoğul formunda 6 ayeti kerimede ümmî Hz. kelimesi geçiyor. Bakara 78, Al-i İmran 20 ve 75, Araf 157-158 ve Cuma 2. ayet. Bu ayetlerin hiçbirinde -ehemmiyetine binaen tekrar edeyim- hiçbirinde ümmî kelimesi okuma-yazma bilmeme anlamında kullanılmıyor. Bu ayetlerde ne Hz. Peygamber ne de onun da mensup olduğu Arap kavmi için okuma yazma bilmeme manasında bir bilgi ya da işaret vardırBu ayetler içinde ehli kitabın kastedildiği yerde Tevrat’ın derinliklerine vakıf olmayan, Araplar için kullanıldığında ise İlahi bir dine, kitaba ve Peygambere sahip olmama manası ve vurgusu yapılmaktadır. Arapların Arap ırkından olmayan herkese “acem” demesi gibi ehli kitap da ehli kitaptan olmayan Araplara “ümmi” diye hitap ettiğini de tarihi bir gerçektir. Kur’an’da bu kelimeye farklı bir anlam yüklememiş, bu kelimenin geçtiği ayetlerin Bakara 78 hariç diğerlerinde bu mana hakimdir.

Özetle şunu söyleyebiliriz; Kur’an söz konusu ayetlerde ümmî kelimesinin nüzul toplumunda yaşayan Müslim ve gayrimüslim kişilerin günlük dildeki kullanımını esas almıştır. Zaten doğru olan da budur. Aksi halde Kur’an muhataplarının bilgi ve idrak ufuklarını aşan, algılarını zorlayan bir kullanım olurdu.

7- Ankebut suresi 48. ayeti Efendimizin okuma yazma bilmediği kanaatine varanların Kur’an merkezli en büyük delillerinden biridir. “Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi.” Fezlekesiyle birlikte ele aldığınızda bu çıkarım oldukça akla yakın görünüyor. Ama ayeti nüzul sebebi ve siyak sibak bütünlüğü içinde okuyup anlam verdiğinizde karşımıza başka gerçekler çıkıyor. O da Ankebut suresinin 46-52 ayetleri hicret öncesi Mekke’nin son günlerinde nazil olmuş ve serinin 4. yazısında detaylıca ele aldığımız gibi gidecekleri yerde ehli kitapla karşılaşacak olan Müslümanlara uyarılar yapılmıştır. 48. Ayette yukarıda Kur’an diye tercümesi yapılan yerde de orijinal ifade “kitap’tır. Dolayısıyla doğru tercüme “Sen şu Kitap’tan daha bir şey okumuyor ve yazmıyordun” olmak zorundadır. Kitaptan kasıt da hiç şüphesiz Tevrat ve İncil’dir. Zaten ayetin fezlekesinde belirtilen batıl peşinde koşanların şüpheye düşmesi ancak bu durumda gerçekleşirdi.

Sözün özü, burada sözü edilen Efendimizin Kur’an’dan önce nazil olan vahiylerin kaynağı ile ilgilidir ve İlahi kitapların muhtevasına vakıf olmadığı nazara verilmektedir; okuma yazma bilip bilmemesi ile konunun direkt alakası yoktur. Kur’an ile Tevrat ve İncil’de yer alan bazı kıssalar ya da emir ve yasaklar arasında benzerlikler ise haşa ve kella Efendimizin onları iktibas ettiğine değil vahyin kaynağının birliğine işaret eder.

8-Hz. Peygamberin okuma yazma bilmediği konusunda kullanılan en etkin delil; ilk vahy olan “ikra/oku” beyanına karşı söylediği “ben okuma bilmem” cevabıdır. Serinin 6. yazısında detaylıca ele aldığımız gibi ikra fiilinin kökünü teşkil eden ka-re-e fiilinin sadece okumak manası yoktur. Ka-re-e, cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak ve okumak manalarına gelir. Bu zaviyeden bakınca peygamberlik misyonunun başladığı bu ilk ayete okuma yerine tebliğ etme, duyurma manası vermek akla çok daha yakın gözüküyor ki erken dönem ulemalarından bazıları zaten “ikra’ bismi rabbikellezi halak” ayetine “Yaratan Rabbinin adını duyur” ya da “Yaratan Rabbinin adına/adıyla O’nun ayetlerini duyur, tebliğ et” manalarını vermişlerdir.

Ayrıca Hz. Peygamberin “mâ ene bikâriin” şeklinde Cibril’e verdiği cevabı gramer kuralları açısından “ben okuma bilmem” şeklinde tercüme etmek mümkün olduğu gibi, “ne okuyayım, neyi okuyayım?” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Bu arada Cibril’in Efendimiz’e okumak için bir metin vermediğini düşünecek olursak bir alternatif olarak sunduğumuz ikra fiiline duyurmak, tebliğ etmek, cem etmek manası vermek daha doğrudur diye düşünüyorum.

9-Hudeybiye sulhunda Hz. Ali’ye “Muhammedun Resullullah” kaydını silmesini istemesi bu çerçevede mutlaka ele alınması gerekli olan bir husustur. Malum Hz. Ali ‘ben bu ibareyi silmem’ demiş, Efendimiz de ibarenin yerini göstermesini istemiş ve yerine Muhammed b Abdullah yazılmıştır. Burada sorun şudur; Muhammed b Abdullah’ı yazan kimdir? Efendimiz mi, Hz. Ali mi yoksa üçüncü bir şahıs mi? Hz. Ali değildir. Bu kesin. Buhari’deki rivayete göre Efendimizdir. Üçüncü şahıstan bahseden bir rivayet ise yoktur. Bir insanın velev ki okuma-yazmayı kâmil manada bilmese bile adını yazması yadırganacak bir şey değildir. Dolayısıyla Allah Resulünün burada adını yazması okuma yazma bilmesine delalet etmeyebilir. Ama onun gibi zeki bir insanın adını yazması da garipsenmemelidir.

Burada şunu da hatırlatmak lazım, Efendimizin ölüm döşeğinde iken “bana bir kalem kağıt getirin, benden sonra yolunuzu şaşırıp da birbirinize düşmemeniz için sizlere bir vasiyet yazayım” rivayeti ne sahabe tarafından yadırganmış ne de daha sonraki nesiller tarafından Hz. Peygamber okuma yazma biliyor muydu bilmiyor muydu tartışmalara konu olmuştur. Tıpkı “Hudeybiye’de Muhammedun Resülullah’ı sildi ve yerine  Muhammed b. Abdullah yazdı” rivayetinin tartışma konusu olmadığı gibi.

10- Kameri ayların tespiti ve özellikle Ramazan ayının başlangıcı ve bitimiyle alakalı söylenen hilalin görülmesi ve ayın başlangıç zamanının hesaplanması konusunda “Biz ümmî bir ümmetiz. Hesap kitap bilmeyiz” hadisi bazılarının okuma yazma bilmeme ekseninde dile getirdiği deliller arasındadır. Fakat yerinde açıkladığımız üzere ümmî ümmetiz demesi o günkü sosyal ortamda Araplara verilen isim, hesap kitap bilmeyiz demesi de ayın tesbiti adına arrafların, kahinlerin yaptığı türden hesap yapmayız manasını muhtevidir. Zira hadisin devamında kameri ayların 29 ya da 30 gün çekeceğini açıkça ifade etmişlerdir.

Nesî uygulamasının söz konusu hadisin söylenmesine neden olan zamanda neye tekabül ettiği de ayrıca araştırılması gerekli olan bir konudur ki buradan elde edilecek bilgiler hadisin özgün manasının anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

11-Cabiri’nin dediği gibi “okuma yazma bilmeme peygamberliğin şartlarından değildir.” Efendimizin başta da söylediğim gibi ne okuma yazma bilmesi ne de bilmemesi bizim ona imanımızı zedelemez ya da artırmaz. Dolayısıyla tarihi gerçeklere uygun bir şekilde elimizdeki delilleri entelektüel bir soğukkanlılıkla değerlendirip neticeye ulaşmalıyız. Tarih boyunca tekrar edilegelen hâkim kanaati olduğu gibi kabullenmeyip eleştirel bir gözle delillere bakma ve eğer deliller bu imkânı sunuyorsa yeni görüş ve kanaatlere yelken açmasını da bilmeliyiz. Bu geçmişi karalama, reddetme değil test etme, sağlama ve anlama çabasıdır. Kaldı ki itikadî bir mesele de olmayıp imanın ne konusudur ne de parçası.

12-Uzun sayılabilecek yazı dizisinin sonunda okuyucunun, ‘Sizin nihai kanaatiniz nedir?’ sorusunun cevabını merak ettiğini düşünüyorum.

Benim kanaatim; Efendimiz kesinlikle okuma-yazma biliyordu ya da kesinlikle bilmiyordu demek yerine, onun okuma-yazma oranının alabildiğine düşük olduğu Mekke ortamında okuma yazma bilmeyen çoğunluk değil okuma yazma bilen azınlık içinde yer alma ihtimalinin daha çok olduğu merkezindedir. 

Maddeler halinde özetini sunduğum değerlendirmelerin her biri bunun göstergesidir. Burada bazı alimlerin “peygamberlik öncesi okuma yazma bilmiyordu ama peygamberlik hayatında gerek Kur’an’ın yazılması gerek çevre hükümdarlara gönderilen veya onlardan gelen mektuplar ve gerekse yapmış olduğu okuma seferberlikleri sebebiyle tam anlamıyla olmasa bile okuma yazma bilmiyordu denemeyecek ölçüde okuma yazma biliyordu” kanaati de dikkate alınmayı hak eden bir değerlendirmedir.

Kaynak: TR724

]]>
Ümmi Peygamber (7) http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-7/ Tue, 21 Jan 2020 06:54:21 +0000 http://www.kocar.org/?p=4699 YORUM | AHMET KURUCAN

Hz. Peygamber’in ümmiliğini ele aldığımız bu yazı dizisinde sıra Hudeybiye anlaşmasında “Muhammedün Resulullah” kaydını silmesi için Hz. Ali’ye o cümlenin yerini göstermesini istediği rivayete geldi. Hadise Hudeybiye’de Mekke müşrikleri ile yapılan anlaşmanın kayda alınması esnasında geçer. Hz. Ali anlaşma metnini kaleme alan kişidir. Metnin başlangıcında yer alan giriş cümlelerinden ikisine müşrikler itiraz ederler. İlki “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” cümlesinin silinip cahiliye döneminde  bilinen şekliyle “bismikellahumme” diye yazılmasını istemeleridir. Efendimiz mana ve muhteva açısından Müslümanların inanç ve akidelerine muhalif olmayan bu itirazı kabullenerek “besmele” yerine “bismikellahumme” yazılmasını ister.

İkinci itiraz; “Allah’ın elçisi, resulü, peygamberi” anlamındaki “Muhammedün Resulullah” kısmına yapılan itirazdır. Müşrikler itirazlarını “Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik, sana tabii olurduk. Bunun yerine Muhammed b. Abdullah” yazılsın demişlerdir. Hz. Peygamberin kabul ettiği bu itirazı anlaşma katibi Hz. Ali uygulamaya koymaz ve açıkça ibareyi silmeyi kabul etmediğini beyan eder. Ne müşriklerin iki noktadaki itirazlarını ne de Hz. Ali’nin “Muhammedün Resullullah kaydını silmem” demesini problem etmeyen Peygamber Efendimiz Hz. Ali’ye “bana onun yerini göster” der ve kendi eliyle “Muhammedün Resulullah” ibaresini silip yerine “Muhammed b. Abdullah”…

Cümleyi kasten yarım bıraktım. Cümlenin devamı birkaç şekilde olabilir. Bir: “Muhammed b. Abdullah yazmıştır.” İki: “Muhammed b Abdullah yazılmıştır.” Üç: anlaşma katibi Hz. Ali itirazına rağmen Muhammed b. Abdullah yazmıştır. Üçüncüsünden başlayalım; Hz. Ali müşriklerin itirazlarını kabul etmeyip “Muhammedün Resulullah” ibaresini hem de Efendimizin telkini ya da emrine rağmen silmemiştir. Bu durumda onun Muhammed b. Abdullah yazması düşünülemez. Zaten bunu söyleyen hiçbir rivayet yok. İkincisi “Muhammed b. Abdullah yazılmıştır.” Bu olabilir ama kim bunu yazan? Bu konuda Hz. Ali yerine geçen bir katipten söz edildiğini bilmiyoruz. Birinci rivayete gelince “Muhammedün Resulullah” ibaresini kendi elleriyle silen Hz. Peygamber Muhammad b. Abdullah yazmıştır. İyi ama okuma yazma bilmeyen (ümmi) ve bana “Muhammedün Resulullah” ibaresinin yerini gösterin diyen bir insan bunu nasıl yazacak?

“Bera hadisi” diye de literatürde meşhur olan Hudeybiye sulhunun uzunca anlatıldığı Buharı rivayetinde bu mesele anlatılırken Muhammed b. Abdullah kaydını anlaşmaya yazan kişinin bizatihi Hz. Peygamber olduğu dile getirilir ve ara bir cümle ile şu denir: “yazması iyi değildi.” Buhari’deki ibarenin lafzi tercümesi aynen şöyle: “Hz. Peygamber anlaşma metnini eline aldı -yazması iyi değildi- ve “Bu metin Abdullah’ın oğlu Muhammedin kabul ettiği anlaşmadır” diye yazdı.” (Buhari, Sulh, 6; Megazî, 43)

Zahiri mana alabildiğine net ve açık; Muhammed b. Abdullah ibaresini yazan Hz.Peygamber’dir (sas). Ne hadiseye şahit olanlar ne de bu hadislere erken dönemlerde şerh yapan kişilerin garipsemediği, muhalif bir düşünce beyan etmediği bu mesele ilerleyen zamanlarda çeşitli açıklamalara konu olmuştur.

Ne deniliyor bu açıklamalarda? Birincisi; burada “yazdı” demek “yazdırdı” demektir. Nitekim “Hz. Peygamber Habeş kralına mektup yazdı” dediğimizde kastedilen mana o mektubu bizatihi kendi eliyle yazması değil katiplerine yazdırmasıdır. İkinci izah ise, Muhammed b. Abdullah yazan Hz. Peygamberdir. Okuma yazma bilmeyen birisinin bunu yazması mucizedir.

Şahsen ben bu ve benzeri  izahları çok tekellüflü yorumlar olarak görüyorum. Her ikisi de Hz. Peygamberin okuma yazma bilmediği ön kabulünün -isterseniz inancı diyebilirsiniz- izlerini üzerinde taşıyor. Hele ikinci yorumu kutsamanın engel tanımadığının bir göstergesi olarak nitelendiriyorum.

İki önceki yazıda ifade ettim; yeri gelmişken bir kez daha yazayım okur yazar olmamanın modern dünyada yaptığı çağırışımdan hareketle Hz. Peygamberi rivayetleri zorlayarak okur yazma yapma gibi ne bir düşüncem ne de gayretim var. Hakikat aşkı ve araştırma ruhu ile hareket ederek elimizdeki mevcut rivayetlerden hareketle bazı yorumlar yapıyorum. Velev ki bu yorumlar hakim kanaatin aksine de olsa.

Burada üçüncü bir yorum olarak şu da söylenebilir; Muhammed b. Abdullah yazması onun okuma yazma bildiğinin delili olamaz. Efendimiz gibi zeki bir insan üç kelimeyi yani Muhammed ibni Abdullah -ki bunlar kendi ve babasının ismidir- yazacak kadar yazma bilmiş olamaz mı? Niçin olmasın? Elbette olabilir.

Sözün geldiği bu aşamada İslam tarihine vakıf olan hemen herkesin bildiği bir başka rivayeti kısaca ele alalım; Efendimiz (sas) malum vefat ettiği hastalığı esnasında “kırtas hadisi” denilen rivayette “bana bir kalem kağıt getirin, benden sonra yolunuzu şaşırıp da birbirinize düşmemeniz için sizlere bir vasiyet yazayım” demiştir. Bunun üzerine o esnada Efendimizin başına bulunan insanlar kendi aralarında tartışmaya durmuşlardır. Kimisi “Resullahın ağrıları şiddetlendi, onu rahatsız etmeyin, elimizde Allah’ın kitabı var, bize Allah’ın kitabı yeter” derken kimisi de “kalem kağıdı getirin de yolumuzu şaşırtıp sapmamıza mani olacak şeyi yazsın” demişlerdir. Huzurda  yapılan tartışmaların uzamasına bağlı olarak Efendimiz de onlara “çıkın” demiş ve odayı terk etmelerini istemiştir.

İmdi konumuz açısından bu olaya baktığımızda Peygamber Efendimizin vasiyetini yazmak üzere kalem kağıt istediği kişilerden hiçbir ama hiçbiri bu isteği garip karşılamamış ve tartışmayı da Efendimizin okuma yazma bilip-bilmemesi üzerine değil şiddetli baş ağrıları çekip ara sıra bayıldığı için olsa gerek Efendimizi yormama ya da daha farklı bir perspektiften bakacak olursak  böyle bir vasiyete gerek olup-olmadığı üzerinde yapmışlardır.

Son olarak hilalin görülmesi ve ayın başlangıç zamanının hesaplanması konusunda “Biz ümmi bir ümmetiz. Hesap kitap bilmeyiz” (Buhari,Savm,13) şeklindeki hadisini Efendimizin okuma yazma bilmediğini gösteren bir delil olarak değerlendirilmesidir. Açıktır ki “hesap kitap bilmeyiz” kaydı Arap toplumunda kullanılagelen bir deyimdir. İkinci husus, cümlenin zahiri manası yaşanan gerçekliği yalanlıyor. Evet, o günkü ehli kitabın İlahi bir kitaba ve Peygambere sahip olmadıkları için “ümmi” dediği Arap toplumu içinde okuma yazma oranı azdı ama bu Araplar hiç hesap kitap yapmıyor demek değildi. Nasıl olsun ki Yemen-Şam ticaret yolunun en önemli kavşaklarından birinde yer alan Mekke’de nice tüccarlar vardı, başta Mekke’nin kendisi olmak üzere çevresinde senenin çeşitli günlerinde nice ticari fuarlar ve panayırlar düzenleniyordu. Kur’an’daki miras ayetleri baştan sonra hesap kitapla irtibatlıydı. Yaşanan gerçeklik cümlenin zahiri manası yalanlıyor derken kastımız buydu. Bu açıdan sebebi vürudun kameri ayın 29 veya 30 olduğu eksenindeki bir soru olduğu ve cevabın bunun üzerine verildiği hesaba katılacak olursa burada “Biz ümmi bir ümmetiz” ile “Hesap kitap bilmeyiz” cümleleri arasında bağ kurup bunu Efendimizin (sas) okuma-yazma bilmediğine delil olarak ileri sürmenin hiçbir rasyonel temeli ve dayanağı yoktur.

Belki irtibat şöyle kurulabilir; o dönemlerde Kur’an’ın ve Efendimizin (sas) açıkça yasaklamış olduğu “nesi” uygulaması yürürlülükteydi. Nesi, “ayları ertelemek”, “başlangıç ve bitiş zamanları değiştirmek” diyebileceğimiz İslam öncesi Arap toplumunun bir uygulamasıydı. Gerekçesi de ittifakla kabul etmiş oldukları savaşmanın yasak olmuş aylarda savaşmaktır. Başka gerekçeler de söz konusu olabilir. İşte nesi’nin hakim olduğu ve hicretin ancak 10 yılında yasaklanan bu uygulama dolayısıyla ayın ne zaman başladığı ya da bittiği konusunda kafalar sürekli karışık olabiliyordu. Bu durumda Araplar kahinlere müracaat ediyor ve onların görüşlerine göre hareket ediyordu. Efendimiz ihtimal böylesi bir noktada kahinlere, arraflara müracaat yerine kameri takvime göre ayların ya 29 ya da 30 gün olduğunu ve buna bağlı olarak başlama ve bitme tarihini bilinebileceğini ifade etmiştir.

Nesi uygulamasından dolayı siyer tarihinde geçen hadiselerin takvimlendirilmesinde büyük sayılabilecek problemler vardır bugün İslam ilim dünyasında. Bir başka ifadeyle hadiselerin vuku bulduğu tarih üzerinde ittifakın sağlanamamasının en temel nedenlerinden biridir bu. Bu konuda detaylı bilgi almak isteyenler Mehmet Apaydın imzasını taşıyan “Siyer Kronolojisi” adlı çalışmaya bakabilirler. 2018 Ekim ayında Kuramer tarafından yayınlanan, çok uzun ve dakik bir çalışmanın ürünü olan bu eser siyerde cereyan eden hadiselerin tarihlendirilmesine çok önemli katkılar sunmaktadır.

Daha önce söz verdiğim gibi önümüzdeki hafta madde madde yapacağım bir özet yazı ile sonucu yazacak ve bu yazı dizisini sonlandırmış olacağım nasipse.

Kaynak: TR724

]]>
Ümmi Peygamber (6) http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-6/ Tue, 21 Jan 2020 06:50:20 +0000 http://www.kocar.org/?p=4696 YORUM | AHMET KURUCAN

Geçen haftaki yazımızı nazil olan ilk ayette “ben okuma bilmem”, hilalin görülmesi konusunda “biz ümmi bir ümmetiz” ve Hudeybiye anlaşmasında “Muhammedün Resullullah” kaydını silmesi için Hz. Ali’ye o cümlenin yerini göstermesi meselelerine geçeceğim diye bitirmiştik.

Herkesin bildiği gibi Alak süresinin başında geçen ve “ikra” diye başlayan beş ayet ilk nazil olan ayetler olarak bilinir. Gerçi Kur’an tarihçileri arasında Müddessir ya da Fatiha süresinin ilk inen sure olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete göre Hira mağarasında zaman zaman tehannüs ya da tehannüf eden Hz. Peygamber (sas) Cebrail (as) ile karşılaşır. Tehannüs uzlete çekilme, inzivada bulunma; tehannüf ise Hz. İbrahim’in dininin öğretilere bağlı olarak ibadet yapma manalarına gelir. Bir çok kaynakta geçen ifadeye göre “Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra ‘oku!’ dedi.” Üç defa tekerrür eden bu muhavereden sonra Cebrail (as) yukarıda söylediğimiz gibi Alak süresinin ilk beş ayetini Efendimiz’e bildirir.

Konumuzu alakadar eden yani itibariyle Hz. Peygamber’in Cebrail’in ikra/oku demesine karşılık verdiği cevap olan “mâ ene bikâriin” demesidir. Burada “mâ ene bikâriin” genelde “ben okuma bilmem” şeklinde Türkçeye  tercüme edilir. Bu manaya göre yapılan çıkarım alabildiğine nettir; “ben okuma bilmem” dediğini göre demek ki Allah Resulü okuma yazma bilmiyordu.

İmdi; burada iki nokta üzerinde durmamız gerek. Bir; ikra kelimesinin lügat ve ıstılahi manaları ve bu manalar bağlamında yapılacak tercih; ikincisi “mâ ene bikâriin” rivayeti tek mi, başka cümlelerle hadisenin anlatılması söz konusu mu ve eğer anlatılıyorsa kullanılan kelimelere bağlı olarak o cümlenin anlamı.

Sözlük manası itibariyle “ikra”nın kökünü teşkil eden ka-re-e fiili, cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak ve okumak manalarına gelir. Kur’an’da müştakları ile beraber 88 yerde geçen bu kelime, kullanım alanları itibariyle yukarıda saydığımız manalardan birine denk gelmektedir.

Ka-re-e kelimesinin bu sözlük manalarını esas alıp metin merkezli tercüme yapacak olduğumuzda, her bir mana diğerine nispetle önde veya arkada değil eş değerdedir. Dolayısıyla emir kipi ile zikredilen “ikra’” fiiline “oku” manası verilebileceği gibi cem et, topla, birleştir, ulaştır, başkalarına duyur, incele, araştır manaları da verilebilir. Burada birisini diğerine tercih etmenin bir nedeni olmalıdır ve bu neden kendi içinde tutarlı olmak zorundadır.

Bu zaviyeden bakınca Hz. Peygamber okuma yazma bilmez manasında “ümmidir” dediğiniz zaman “ikra” ayetine “oku” manası vermek kendi içinde tutarlı ve doğrudur. Ama ümmi’nin diğer manalarını yani ehli kitap olmama, İlahi kitapların muhteviyatına vakıf olmama, Mekke’li manalarını esas alırsanız “oku” yerine “bu vahiyleri cem et, başkalarına duyur, tebliğ et” şeklinde anlam vermek çok daha sağlıklıdır. Zira ikra’ fiilinin Hz. Peygamberin okuma yazma bilmesi ya da bilmemesi ile hiçbir alakası yoktur. Hatta Hz. Peygamberin peygamberlik misyonunun bu ayet ile başladığını düşünecek olursanız, “duyurma, tebliğ etme” manasının verilmesinin “oku”ya nispetle daha ağırlıklı bir yere sahip olduğu ve daha doğru olduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki bazıları “ikra bismirabbikellezi halak” ayetine “Yaratan Rabbinin adını duyur” ya da “Yaratan Rabbinin adına/adıyla O’nun ayetlerini  duyur, tebliğ et” manasını vermişlerdir. Tam da burada bir ilave daha yapalım; Kur’an’a Kur’an isminin verilmesinin nedeni olarak gösterilen, Kur’an’ın bünyesinde çeşitli kıssaları, emir ve yasakları cem etmesi/ toplamasıdır değerlendirmesi ka-re-e’ye okuma değil cem etme toplama manasının verildiğini gösterir.

Yeri gelmişken Cabiri’nin dile getirdiği bir hakikati burada hatırlayalım; okuma yazma bilmeme Peygamberliğin şartlarında biri olmadığı gibi, onu mükemmel kılacak vasıflar arasında da değildir. Kimsenin bunu dile getirdiğini ve bu yüzden ümmi’ye okuma yazma bilmez manası verdiğini söylemiyorum ama dile getirdiği delillere baktığımızda bu düşüncenin zihnin arka planında var olduğunu görmemek de imkansızdır.

İkinci hususa gelince; öncelikle “mâ ene bikâriin” cümlesinin literal tercümesi “ben okuma bilmem” değil “ben okuyan biri değilim” şeklinde olmalıdır. Türkçe açısından baktığımızda ikisi arasında bir fark yok, aynı mana ve muhtevayı yansıtıyor diyebilirsiniz. Doğrudur. Ben de aynı görüşteyim. Ama madem kelime ve o kelimelerin kullanıldığı kalıplardan hareketle lafzi tercüme yapıyor ve bu lafzi tercüme üzerinden metin merkezli yorumlarda bulunuyoruz bunun bilinmesi gerekir. “Mâ ene bikâriin”, “ben okuyan biri değilim” demektir.

“Mâ ene bikâriin” lafzıyla bize intikal eden hadis Buhari’de Bed’u’l vahy isimli babın üçüncü hadisidir. Ma kelimesi buradan nefy/olumsuzluk edatıdır, dolayısıyla mana ben okuyan biri değilim, okuma bilmem” şeklinde tercüme edilir. Ama bazı dilbilimciler ‘mâ’ edatını soru edatı olarak da alınabileceğini söylemişlerdir. Bu durumda ‘mâ’ soru edatı “be” zaid yani anlama etkisi olmayan harf olarak değerlendirmişlerdir ki bu durumda mana “ne okuyayım, neyi okuyayım” şeklinde verilir.

Tam da burada yukarıda sorduğumuz soruya ve cevabına geçme zamanı. Soru şuydu; “mâ ene bikâriin” rivayeti tek mi, başka cümlelerde hadisenin anlatılması söz konusu mu ve eğer varsa kullanılan cümlelere bağlı olarak o cümlenin anlamı.” Evet böyle rivayetler var. Mesela Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l Mülûk adlı eserinde Hira’daki ilk vahy hikayesini anlatırken “Mâ ene bikâriin” yerine “mâ akrau” ve “mâzâ akrau” kayıtlarını ile anlatır ki manası “ne okuyayım” ve “neyi okuyayım” demektir.

Dikkat ederseniz ikincisi diye başlayıp gerek “mâ ene bikâriin” gerekse “mâ akrau” ve “mâzâ akrau” cümlelerini biraz da teknik sayılabilecek detaylara girerek ele aldığımız  yukarıdaki iki paragrafta ka-re-e fiilini hep okumak manası üzerinden değerlendirdik. Halbuki başlangıçta ifade ettiğimiz “cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak” manalarını verecek olduğumuzda mana elbette değişecektir. Mesela bizim de kail olduğumuz duyurma ve tebliğ etme anlamını tercih ettiğimiz zaman “ne duyurayım, ne tebliğ edeyim” ve “neyi duyurayım, neyi tebliğ edeyim” demek olur.

Kaldı ki şimdiye kadar yazmak için zaman münasebet aradığımız bir hususu daha belirteyim; ikra’ya oku manası verildiğinde akla düşen şu soruya nasıl cevap verilecek; Hz. Cebrail Hz. Peygamber’e okunması için bir kitap ya da bir metin mi verdi ki okumasını isteyecek? Eğer Alak süresinin ilk beş ayetini “metin ve kitap” olarak değerlendirecek olursanız bu sorunun cevabı nettir; demek ki Cebrail (as) Hz. Peygamberin okuma bildiğini biliyordu. Aksi takdirde okuma bilmeyen bir insana “oku” emri verilmesinin mantığını anlamak çok zor hatta imkânsız.

Biliyorum çok uzadı yazı dizisi. Fakat akademik çalışma ve yayınlara konu olabilecek böylesi mevzuları gazete köşe yazılarına taşıyınca geride yapacak bir şey yok. Haftaya devam edeceğim nasipse.

Kaynak: TR724

]]>
Ümmi Peygamber (5) http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-5/ Tue, 21 Jan 2020 06:46:54 +0000 http://www.kocar.org/?p=4693 YORUM | AHMET KURUCAN

Geçen haftaki yazımızın son cümlesi şu soru ile bitiyordu: “Pekala Kur’an’ın mucizevi oluşunu belirtmek amacıyla okur yazar olan insanların Kur’an’ın haydi bir benzerini getirin diye meydan okumasına rağmen hiçbir ayete nazire getirememesi ama ummî olan (okuma-yazması olmayan anlamında) Hz. Peygamberin Kur’an’ı getirmesi şeklindeki çıkarımın hiç mi değeri yoktur?” Benim bu soruya cevabım, elbette var. Var ama bu Hz. Peygamber’in okur-yazar olmaması çıkarımını yapmak noktasında bana göre zayıf bir argüman. Altını çiziyorum: “bana göre.”

Önce bu yorumu yapanların argümanını dile getireyim: Eğer Peygamber Efendimiz okuma-yazma bilseydi, ayetin fezlekesinde de ifade edildiği gibi müşrikler Kur’an’ın Allah kelamı olduğundan şüphe duyarlardı. Aynı türden bir şüphe Müslümanların içinde de belirebilirdi. Böylesi bir şüphe ise Peygamberlik misyonu adına çok büyük bir handikap olurdu.”

Evet, ben argümanın zayıf olduğunu düşünüyorum. “Neden? Çünkü geçen yazıda da belirttiğimiz üzere Ankebut 47-52 ayetleri bir bütün olarak mütalaa ettiğimizde karşımıza çıkan arka plan Efendimizin okur yazarlığından ziyade Kur’an vahyinin kaynağına ilişkin bir müzakerenin/tartışmanın ya da şüphenin varlığına işaret ediyor. Müşrikler ya da ehli kitap Hz. Peygamber’i Tevrat veya İncil’den birtakım bilgiler aşırma ile itham edip vahyin dayanağını çürütme amacını taşıyorlar. Bu bağlamda “Sen daha önceden herhangi bir ilahi kitabı okumuş yazmış değildin” denilmesi çok güçlü bir karşı çıkış hatta meydan okuyuşturAma bu, Hz. Peygamberin okur yazar olmamasını değil ilahi kitapların muhtevasını bilmemesi ve Kur’an’ı kendisinin yazabilecek bir idrak ve güce sahip olmaması anlamındadır. Nitekim bu arka planı gözeten kişiler ayete mana verirken bunu açıkça belirtmişler ve “Sen daha önceden gönderilmiş İlahi kelamları okumamıştın; dolayısıyla Kur’an’ı kendi elinle yazabilecek durumda da değildin” demişlerdir ki bize göre doğru mana da bu olsa gerektir. Lafız ve maksad/amaç birlikteliği ayete zaten böyle mananın verilmesini zaruri kılar.

Kaldı ki mesele Kur’an’ın kaynağı ise buna yönelik Kur’an hem Peygamber Efendimizi hem de söz konusu itirazları yapan veya şüphelenen kişileri merkeze koyarak çok net beyanlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’e yönelik şunu diyor Kur’an: “Şayet Peygamber birtakım sözler uydurup bize isnat edecek olsaydı biz onun takatını, güç ve kuvvetini derhal keser, sonra da can damarını koparıverirdik. O zaman sizin içinizden hiç kimse buna engel olamazdı.” (Hâkka/44-47) Aslında bu ayet aynı konu üzerinde müşriklerin şüphelerine yönelik verilmiş cevapların son parçası. Öncesinde şunu diyor Allah: “(Ey müşrikler!) Görebildiğiniz ve göremediğiniz şeyler üzerine yemin ederek diyorum ki bu Kur’an şanlı-şerefli bir elçinin dilinden dökülen bir kelamdır. Dolayısıyla o bir şair sözü değildir. Ne var ki siz bu gerçeğe inanmıyorsunuz. Şunu bilin ki Kur’an bir kâhin sözü de değildir. Ama siz bunu düşünmüyorsunuz. O alemlerin rabbi Allah katından indirilmiştir.” (Hâkka/38-43)

Aynı istikamette Arapça’da “tehaddi” dediğimiz Kur’an’ın benzerini getirme noktasında meydan okumayı ihtiva eden ayetleri de bu kategoride değerlendirmeliyiz. Mesela: “Madem ki o kafirler/müşrikler “Kur’an’ı Muhammed uydurdu” diyorlar; o halde sen de şöyle onlara: “Eğer bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz, haydi Kur’an’ın sürelerine benzer on süre de siz uydurun da görelim. Hem bu işi yapabilmek için Allah’tan başka yardım alabileceğiniz kim varsa (putlarınız, şairleriniz, kahinleriniz) hepsini çağırın ve işbirliği yapın. Eğer onlar çağrınıza cevap vermezlerse bilin ki bu Kur’an ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse, artık O’na teslim olmanız gerekir, değil mi?” (Hud,13-14)

Müşriklere Kur’an ayetlerinin benzerini getirme konusunda meydan okuyan diğer iki ayet ise şunlardır: “(Ey Muhammed!) De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, hatta bu uğurda birbirlerine yardım edip destek verseler, yine de onun bir benzerini getiremezler.”(İsra, 88) “Madem ki kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an ayetlerinden şüphe duyuyorsunuz, haydi onun sürelerinden birisi gibi bir süre getirin de görelim. Bunun için Allah’tan başka yardım alacağınız başka kim varsa (putlarınız, kahinleriniz, şairleriniz) hepsini yardıma çağırın; eğer sözünüzde doğru kimseler iseniz. (Bakara, 23)

Bu eksende dikkat çekmek istediğimiz son ayet ise şudur: “Onlar neden hala Kur’an’ı tedebbür etmez, samimiyetle, içtenlikle anlamaya çalışmazlar?  Eğer Kuran Allahtan başkası tarafından gönderilmiş bir kelam olsaydı kesinlikle onda birçok çelişkiler ve tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisa, 82)

İmdi Kur’an’ın kaynağı konusunda te’vil ve tefsir istemeyen bu kadar açık, seçik ve net beyanların olduğu, haşa ve kella Hz. Peygamberin kendi beyanını Allah kelamı olarak ortaya koyması mümkün olmadığı ve düşünülemeyeceği, böyle bir şeye cesaret etse Allah’ın şah damarını koparırdık ayeti, benzerini getirme bağlamındaki meydan okuyan ayetler ve Allah’tan başkasına ait olsaydı çelişkiler bulurdunuz gibi deliller Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez insan yapmaya ihtiyaç bırakmıyor diye düşünüyorum. Yukarıda kısaca meallerini verdiğimiz ayetlerin Kur’an’ın Allah kelamı olduğu şüphesi ile yaklaşan müşrik Araplar ve ehli kitaba Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez delilinden çok daha güçlü ve müskit/susturucu olduğu kanaatindeyim. 

Bir başka ifadeyle vahyin kaynağının Allah olduğu izah ya da ispat etmek için çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen bir kavme mensup diye Hz. Peygamberi de o kategori içinde değerlendirme ve “bakınız Kur’an gibi bir kitabı işte bu okuma-yazma bilmeyen ümmi bir insanın elinden çıkması mümkün değildir, öyleyse ilahidir” demek çok güçlü bir delil olarak ortada durmuyor. Maddeler halinde değerlendirme yapacağım sonuç bölümünde altını çizerek vurgulayacağım bir hususu yeri gelmişken burada yazayım; Peygamberlik öncesi hayatında dönemin şartları içinde ticaret yapan gerek kendi ticareti gerekse ticaret kervanlarına başkanlık yaparak başkaları adına Şam’a defalarca giden bir tüccar insanı, o toplumun okuma yazma bilmeyen çoğunluğu içinde değil, aksine okuma yazma bilen azınlığı içinde göstermek çok daha doğru bir yaklaşımdır.

Burada okuma-yazma bilmemenin bugün modern dünya insanının zihninde yapmış olduğu çağırışımdan ve Hz. Peygamber gibi kıyamete kadar gelecek milyarlarca Müslümanın liderine bunu yakıştıramama acaba şu ana kadar yaptığımız yorumlarda rol oynuyor olamaz mı? Bu soru benim de aklıma defalarca geldi. Ama bu yazı ile birlikte beş yazıyı dikkatlice okuyan ve bunları bir bütün halinde mütalaa eden okuyucular takdir edecektir ki şahsen benim zihnimin arka planında böyle bir düşünce ya da kaygı yok. Hz. Peygamber okuma-yazma bilmemiş olsa bile benim ona imanımda değişen hiçbir şey olmaz. Benim bu yazı dizisi ile yaptığım ve yapmaya çalıştığım şey, ümmi kelimesinin sözlük ve ıstılahî manalarını vermek, nüzul toplumunda bu kelimenin hangi anlamlarda kullanıldığını tespit etmek, Kur’an’da tekil ve çoğul formlarıyla geçen ümmi kelimelerinin te’vil ve tefsirlere dayanarak özgün manalarını ortaya koymak ve ümmiliğe delil olarak getirilen yorumları bu perspektiften değerlendirip özellikle ayetlerde lafız-maksad bütünlüğünü yeniden hatırlatmaktan ibaret. Dolayısıyla Ankebut süresi 48. Ayetin tefsirinde hâkim kanaate muhalif sayılabilecek bir yorum da buna dahildir. Bir kez daha tekrar edeyim, Kur’an’ın mu’ciz oluşu, kaynağının Hz. Allah olduğunu ifade etmek için söz konusu ayetten dolaylı çıkarımla yaparak Hz. Peygamber okuma yazma bilmezdi yorumunu yapmanın doğru olmadığı, böylesi bir yorumun ayetin asli manası ve verdiği mesajdan çok uzak bulunduğunu düşünüyorum.

Son bir noktaya daha bir iki cümle ile işaret edip nazil olan ilk ayette ben okuma bilmem, biz ümmi bir ümmetiz ve Hudeybiye anlaşmasında Muhammedun Resullullah kaydını silmesi için Hz. Ali’ye o cümlenin yerini göstermesi meselelerine geçeceğim. Son nokta dediğim husus şu: Kur’an da yer alan bazı ayetlerin Tevrat ve İncil’de geçen bazı ayetlerle ya da şöyle ifade edelim önceki İlahi kitaplarla Kur’an’da ve özellikle kıssalarda gözüken benzerlikler, haşa ve kella Hz. Peygamberin onlardan iktibas etmesini, nübüvvet öncesi o kitapları okuduğunu-yazdığını değil kaynak beraberliğini yani Allah’ı gösterir. Onun için bu benzerliklerden hareketle Hz. Peygamber’i okuma-yazma bilmez diye nitelendirmenin rasyonel bir dayanağı yoktur. Önceki yazılarda da ifade ettiğimiz gibi gerek Kur’an ayetleri gerekse nüzul toplumundaki yaygın kullanışı itibariyle ümmi’nin Mekke’li olma, ehli kitaba mensup olmama ve İlahi kitapların muhteviyatından habersiz bulunma, bir kişinin annesine nispetle annesinden doğduğu günde olduğu gibi okuma yazma bilmez manasındaki ümmi’den çok daha realist bir kullanıma sahiptir.

Kaynak: TR724

]]>
Ümmi Peygamber (4) http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-4/ Tue, 21 Jan 2020 06:43:13 +0000 http://www.kocar.org/?p=4690 YORUM | AHMET KURUCAN

Bu serinin ilk yazısında ümmî kelimesinin Kur’an’daki kullanımlarını ve manalarını ele aldıktan sonra Peygamber Efendimizin (sas) hayatını anlatan hadis, siyer, megazi türü eserlerdeki bilgilere bakacak ve ardından geleneğe intikal edeceğiz demiştik. Bu çerçeveden meseleye bakınca karşımıza Hz. Peygamberin okuma yazma bilmez anlamındaki ümmiliğine destek olarak ele kullanılan rivayetler çıkıyor. Şimdi teker teker bu rivayetleri, yorumları, yorumların gerekçelerini ve tabii ki karşıt yorumları birlikte incelemeye tabii tutmaya çalışacağım. Bundan sonra da maddeler halinde yazacağım bir sonuç yazısı ile değerlendirme yapacağım.

Kur’an’ın mucizeliğinin okuma-yazma bilmeme manasında ümmîliğe dayandırılması konusunda en kuvvetli ve en çok kullanılan hatta Hz. Peygamber’i okuma-yazma bilmez olarak vasıflandıran zihniyetin temel dayanağı olan şu delildir. Kanaatime göre bu delilin temel dayanak olmasının altında yatan şey, ayet olması, ayetin zahiri manasının zihinde yapmış olduğu ilk çağrışım ve hepsinden önemlisi bunun Kur’an’ın mucizeliği ekseninde yorumlanmasıdır. Tabii söz konusu ayet olunca toplumda yerleşmiş ve üzerinden hayli zaman geçmiş hâkim kanaatlerin karşısında yer alan düşüncelerin önü kısmen de olsa kesilmektedir. Kimi düşünceler oto sansür ile daha matbaa mürekkebi ile buluşmadan kesilmektedir. Burada ulema başta olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri tarafından aforoz edilmekten korkmanın da rolü göz ardı edilmemelidir.

Ama durum gerçekten böyle midir? Kur’an bu ayetinde ne demektedir? Ümmî diyenler bunu nasıl delil olarak değerlendirmektedir? Ayet şu: “Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi.” (29/48)

Gayet açık, “Kur’an’dan önce kitap okumuyor, elinle de yazmıyordun” cümlesinin dolaylı manası ‘okuma ve yazma bilmiyordun’ demektir. Şöyle ki kim kitap okumaz ve sağ eliyle yazmaz? Elbette okuma ve yazma bilmeyenler? Öyleyse sonuç, Hz. Peygamber okuma yazma bilmiyordu. Kaldı ki ayetin fezlekesi de bu çıkarımı destekliyor; “Eğer okuyup yazsaydın, batıl peşinde koşanlar şüpheye düşerdi.”

Şimdi nüzul ortamı, sebebi, muhatapları, ayetin önceki ve sonraki ayetlerle münasebeti nazara alınmadan sadece Ankebût suresi 48. ayete bakarak bu sonucu çıkartmak mümkün mü? Mümkün ama doğru mu? Doğru değil. Kur’an’daki hiçbir ayet ve özellikle Hz. Peygamberin pratik hayatında karşılığı olan sosyal, siyasal, kültürel alanlara atıflarda bulunan, sorunları dile getirip çözümler üreten, emirler, yasaklar ya da tavsiyeler sunan ayetler tarihi yaşanmışlıktan kopuk olarak ele alınamaz. Alınırsa, aslî manası kaybeder. Halbuki tefsir usulü kaidelerinin hemen hepsi Kur’an’ın doğru anlaşılması noktasında bunun için ortaya konmuştur. Zira söz konusu olan Allah’ın sözü, iradesi, maksadı, önce nüzul toplumundaki muhataplarına ardından insanlığa mesajıdır. Burada İlahi kelamı doğru anlama adına bir usul ve metodoloji olmazsa Kur’an’a ya da Kur’an’a dayanarak Allah’a her şeyi söyletmek mümkündür. Dün de bugün de ve ihtimal yarın da bazı ayetlerin bir slogan hatta bir silah gibi kullanılmasını mümkün kılan da işte budur. Bu duruma düşmemek adına Ankebût 48. ayetini tek başına değil, yukarıda sözünü ettiğimiz unsurlara riayet ederek incelemek zorundayız.

Belki söz uzayacak ama uzama bahasına da olsa bu ayetle alakalı bir köşe yazısı için geniş sayılabilecek açıklamalarda bulunmak gerekiyor. Her şeyden önce Ankebût suresi müfessirlerin ağırlıklı kanaatine göre Medine’ye hicret öncesi Mekke’nin son günlerinde nazil olmuştur. Bu bir. 

İki; konu bütünlüğü açısından baktığınızda sürenin 46 ila 52 ayetleri bir küme oluşturmaktadır. Bu kümede bir kısmı Medine’ye hicret etmiş geri kalanları da hicret etme hazırlığında olan ve Mekke’ye nispetle ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlarla çok daha sık dokulu bir ilişkiye girecek olan Müslümanlara uyarılar yapılmaktadır. Onlarla münasebetlerde onların muhtemel ya da vaki itirazlarına karşı nasıl bir argüman geliştirecekleri ve nasıl bir tutum alacakları açıkça ifade edilmektedir. Mesela 46 ve 47. ayette şöyle diyor: “İçlerinden size zulmedenleri hariç ehli kitap ile en güzel şekliyle konuşup tartışın ve onlara şöyle deyin: “Biz hem bize indirilen Kur’an’a hem de size indirilen Tevrat ve İncil’e iman ettik. Bizim ilahimiz da sizin İlahiniz da birdir ve biz sadece O’na teslim olmuşuz. Daha önceki peygamberlere indirdiğimiz gibi sana da kitabı (Kur’an’ı) indirdik. Geçmişte kendilerine kitap (Tevrat ve İncil) indirdiğimiz kişiler (Yahudiler ve Hıristiyanlar)  arasında Kur’an’a inanan ve inanacak olanlar var. Müşrikler arasında da ona iman edecek olanlar var. Bizim ayetlerimizi kafirlikte direnenlerden başkası inkâr etmez.” Yazı daha fazla uzamasın diye bu 7 ayetin manasını vermiyorum ama isterseniz tam da burada yazıyı okumayı kesip bir Kur’an mealinden diğer ayetlerin meallerini okuyun. Anlam bütünlüğünü çok net olarak göreceksiniz. İşte sadece 48. ayeti bu bağlamdan koparıp tek başına ele almak aslî manadan uzaklaşmayı ve bahsini ettiğimiz yorumları beraberinde getirmektedir.

Bu iki nokta ve başlangıçta yer alan iki ayetin manasını verdikten sonra konumuza esas teşkil eden ayete geçebilirim. 48. ayette yer alan “kitap” tan kasıt hiç şüphesiz önceki kutsal ve İlahi kitaplardır. Bir başka tabirle Tevrat ve İncil’dir. Bu konuda müfessirler arasında hiçbir ihtilaf yoktur. O zaman “Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyordun ve yazmıyordun” demek, Tevrat ve İncil’i okumuyor ve yazmıyordun demektir. Öyleyse onların Kur’an’ın İlahi kelam senin de Allah’ın peygamberi olması noktasındaki şüpheleri yersizdir. Zira eğer Tevrat ve İncil’i okuyup yazsaydın onlar şüpheye düşmekte haklı olabilirlerdi. Demek ki buradaki vurgu Hz. Peygamberin okuma yazma bilmez oluşu değil, vahyin kaynağının Allah olduğunadır.

Kaldı ki hemen arkasından gelen 49  ayet bu yoruma desteklemektedir: “Bu Kur’an, kendilerine ilim verilmiş, Allah’ın sözü ile beşerin sözünü ayırt etme kabiliyeti ihsan edilmiş, İlahi kelamı doğru bilgi ile anlama kabiliyeti ile donatılmış  insanların gönüllerinde yer eden hak ve hakikat mesajlarıdır. Bizim ayetlerimizi bile bile inkar edenler ancak kafirlik ve müşriklikte şartlanmış zalimlerdir.”

Kur’an hakkında söyleyebilecek hiç bir sözleri, dile getirecekleri itirazları kalmayan müşrikler bu defa 50. ayette daha önceki peygamberlere verilmiş mucizelerden dem vurarak Hz. Muhammed’e de mucizeler verilmeli değil mi gerekçesi ile inatlarını ve  itirazlarını sürdürürler. Buna karşılık verilen cevap çok nettir: “Ey Peygamber! De ki onlara; “mucize indirmek Allah’ın elindedir. Ben sadece sizi açıkça uyaran bir elçiyim. Kendilerine tebliğ edilen bu Kur’an’ı sana göndermiş olmamız (mucize olarak) onlara yetmiyor mu? Şüphesiz ki Kur’an’da rahmet ve iki cihan bahtiyarlığına insanı ulaştıracak nasihatler vardır; fakat bunu anlayacak olanlar iman edenlerdir.” Kur’an bu eksendeki son tavsiyesini vaki veya muhtemel bir tutumu merkeze alarak bağlar. Vaki veya muhtemel dediğimiz husus, muhatapların inanmama eksenindeki tutumlarını ısrarla devam ettirmeleridir. Şöyle der Allah: “De ki onlara “Aramızsa şahit olarak Allah yeter. O göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla uyup Allah’ı inkar edenler hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir.” (29/52)

48.ayete geri dönelim ve aynı soruyu değiştirerek farklı bir şekilde soralım; acaba burada Hz. Peygamber’i merkeze alacak olursak kast edilen okuma yazma bilmemesi mi yoksa ehli kitabın kitaplarının muhtevasına vakıf olmaması mı? Kur’an’ı merkeze alırsak, vahyin kaynağı mı? Yukarıda kısaca sıraladığımız nüzul sebebi, nüzul ortamı, muhatapları, ayetin önceki ve sonraki ayetlerle münasebeti ve verdiği açık mesaja baktığınızda kast edilen Allahu a’lem Peygamber Efendimizin (sas) ehl-i kitabın kitaplarının muhtevalarına vakıf olmaması ve vahyin kaynağıdır. 

Tam da buradan neden Allahu a’lem dediniz diyebilirsiniz. Söz konusu olan Allah’ın beyanı olunca başka ne denilebilir ki? Hele bu eksende Allah’ın maksadı budur şeklinde Allah’ın peygamberinin bir beyanı yoksa.  Ulemamızın bize göstermiş olduğu en temkinli yoldur bu. “En doğrusunu Allah bilir”, “O’nun muradını en iyi Kendisi bilir”denilmesinin altında yatan neden budur. Usul ilmindeki “eşbel bi’l hak” nazariyesinin ortaya atılışı gerekçesi de bu değil midir zaten? Bununla beraber ehli kitabın itirazlarını, şüphelerini kaale aldığımızda ikinci mananın daha ağırlıklı olduğu ve hem akla hem hikmete daha yakın ve uygun olduğunu söylemekten de dur olmuyorum.

Pekala Kur’an’ın mucizevi oluşunu belirtmek amacıyla okur yazar olan insanların Kur’an’ın haydi bir benzerini getirin meydan okumasına rağmen hiçbir ayete nazire getirememesi ama ümmî olan (okuma-yazması olmayan anlamında) Hz. Peygamberin Kur’an’ı getirmesi şeklindeki çıkarımın hiç mi değeri yoktur? Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğim inşallah.

Kaynak: TR724

]]>
Ümmî Peygamber-3 http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-3/ Tue, 21 Jan 2020 06:37:35 +0000 http://www.kocar.org/?p=4687 YORUM | AHMET KURUCAN

Bazı sebeplerden dolayı bir müddet yazı serisine ara vermek zorunda kaldığım için bir cümlelik kısa bir hatırlatma ile başlamak istiyorum. Hz. Peygamber’in (sas) ümmîliği üzerinde duruyor ve ümmî kavramının hangi anlamda kullanıldığını ele alıyorduk. Bu kavramın sözlük manalarını ilk yazıda vermiş, ikinci yazıda ümmî kelimesinin Kur’an’daki anlamlarına başlamış, Kur’an’da ümmî kelimesinin geçtiği 2’si tekil, 4’ü çoğul formunda 6 ayet-i kerime var demiş ve ilk üçünü kısaca incelemiştik.

Özetle ifade edecek olursak, ilk ayet Bakara 78. Bu ayette ümmî ehli kitaptan olduğu halde Tevrat hakkında sahih bilgiye sahip olmayan, eğitimsiz, cahil kişiler için kullanılıyor. İkincisi Al-i İmran suresi 20.ayet. Burada kendilerine daha önceden İlahî bir kitap ve peygamber gönderilmemiş kişiler anlamında kullanılmış. Üçüncüsü yine Al-i İmran suresi 75.ayet. Burada da ehli kitap olmayan müşrik ya da Müslüman Araplar için kullanılmıştır. Anlaşılan o ki bu üç ayetinde Allah ümmî kelimesine yeni anlam yüklemiyor, aksine nüzul toplumdaki insanların bildikleri manada hem de olduğu gibi kullanıyor.

Diğer ayetlere geçmeden önce burada yeri geldiği için bir hatırlatmada bulunmak isterim; Nahl suresi 103. Ayetinde Allah şöyle buyurur: “And olsun ki biz onların “Kur’an’ı Hz. Muhammed’e bir beşer öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Ne var ki onların sözünü ettikleri kişinin dili yabancı bir dildir; Kur’an’ın dili ise apaçık fasih bir Arapçadır.” Rivayetlere göre iddia ettikleri bu kişi Rum diyarından köle olarak Mekke’ye gelmiş  Hristiyan Bel’am, Cebra, Addas, Yaiş veya Vebr adını taşıyan birisidir. İmdi, bu ayette Arapça diline vurgu yapıldığı muhakkaktır. Ama Şatibi bu ayeti merkeze alan bir yorumunda meseleyi sadece dil açısından değerlendirmenin yanlışlığına işaret ederek bunun nüzul toplumundaki Kur’an’a muhatap olan Arapların sadece diline değil, kültürüne, bilgilerine ve idrak ufuklarına da teşmil edilmesi gerektiğini, Kur’an’ın bu çerçevede Arapların bilgi ve idrak ufuklarını aşan muhalif bir beyanda da bulunmadığının altını çizer. Dolayısıyla ümmi kelimesinin bu kapsamda yani verili durumu esas alarak onların yabancısı olmadığı anlamda kullanılması hiç kimseyi şaşırtmamalıdır.

Bu kısa ve önemli hatırlatmadan sonra dördüncü ve beşinci ayetler Araf süresi 157-158 ayetleridir. Muhatap ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlardır. Şöyle diyor Kur’an: “İşte bu kimseler (ehli kitab; Yahudi ve Hıristiyanlar) vakti geldiğinde ellerinin altındaki Tevrat’ta ve İncil’de kendisinden söz edilmiş ümmî peygambere uyacak kimselerdir. Bu peygamber onlara iyiliği emredip kötülüğü yasaklayacak, onlara temiz ve güzel şeyleri helal, kötü ve çirkin şeyleri haram kılacak, onları zorlayan hükümler ve yükümlülükleri hafifletecektir. İşte o peygamber geldiğinde, ona inanıp güvenen, ona saygı gösteren, ona yardım eden ve yine ona indirilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erecek olanlardır. (Ey Peygamber!) De ki: “Ey insanlar! Bakın ben hepinize Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Göklerde ve yerde mutlak hükümranlık O’nundur. O’ndan başka gerçek ilah/Tanrı yoktur. Canı veren de alan da O’dur. Öyleyse siz de Allah’a ve O’nun ayetlerine inanıp güvenen bu ümmî peygambere inanıp güvenin; ona uyun ve böylece doğru yola girmiş olun.”

Kur’an burada Ali İmran 81’de Yahudilerden alınan sözü nazara veriyor. Onların verdikleri söz ellerindeki İlahi kitabı (Tevrat ve İncil) tasdik eden bir peygamber zuhur ettiğinde ona inanmalarıdır. Şöyle hikâye edilir bu mesele Kur’an’da: “Allah, vaktiyle (İsrail oğullarından” peygamberleri aracılığıyla şu sözü almıştır: “Size vahiyler gönderip, o vahiylerin mana ve mesajını anlama, idrak etme (hikmet) kabiliyeti lütfettikten sonra elinizin altında bulunan kitabı (Tevrat’ı) tasdik edici bir peygamber geldiğinde, mutlaka ona inanmalı ve yardımcı olmalısınız.” Allah: “Bu ahdi kabul ettiniz, sizlere yüklediğim ağır sorumluluğu üzerinize aldınız mı?” dediğinde onlar: “Evet, kabul ettik” diye kesin söz verince, Allah Teâlâ: “Siz de şahit olun, zaten Ben de sizinle beraber şahitlik edeceğim.” buyurdu.” (3/81)

Hıristiyanların ise söz verişten ziyade Hz. İsa’nın kendisinden sonra gelecek Hz. Peygamber’i anlatmasıdır. Şöyle diyor Hz. İsa: “Vaktiyle  Meryem oğlu İsa şöyle demişti: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş elçiyim. Elinizdeki Tevrat’ı tasdik etmek ve benden sonra gelecek, ismi ve şahsiyeti Ahmed yani medh u senaya mazhar olacak bir peygamberi müjdelemek üzere gönderildim.” (61/6)

Geriye dönecek olursak; Araf süresi 157. ayette  “er-resülen nebiyye’l ümmiyye”, 158 de “ve rasulihi en-nebiyyi’l ümmiyyi” şeklinde geçen beyanlar Hz. Peygamberin okuma-yazma bilmediği şeklindeki hakim kanaatin delilleri olarak ele alınmıştır. Halbuki kelimenin nüzul toplumundaki kullanım alanından hareketle diyebiliriz ki burada ehli kitab olmayan bir kavme mensup olması manası daha ağırlıklıdır.  Ayetin siyak ve sibakı buna daha müsait ve hayatın realitelerine daha uygundur.

Bununla beraber her üçünü de içine alan şöyle bir mana verilmesi daha temkinli olabilir: “Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, ilahi vahye muhatap olmayan ve vahiy kültüründen bihaber bir kavme mensup Mekke’li ümmi elçi ve peygamber.”  Nitekim karşılaştırmalı olarak baktığımız ve özellikle ilk 4-5 asırda kaleme alınan tefsirler bunu tercih etmiştir.

Bu iki ayetle alakalı olarak sonuç olarak şunu diyebiliriz; ayette geçen “ümmî resul ve peygamber” spesifik olarak Hz. Peygamberin okuma yazma bilmediğini kesinlikle ortaya koyan bir delil değildir.

Ümmî kelimesinin Kur’an’da geçtiği altıncı ve son ayet Cum’a suresinde yer almaktadır. “O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir dalalet içinde idiler.” (62/2)  Burada ümmîler kimlerdir? Okuma yazma bimeyenler mi, Mekke’liler mi, ehl-i kitap dolayısıyla vahy kültürüne sahip olmayanlar mı? Sözlük anlamı açısından baktığımızda her üç mana da muhtemildir. Konsept açıdan baktığımızda ise Peygamber Efendimizin de bir fert olarak içinde neşet ettiği ve yaşadığı Arap toplumudur. Zaten Arapların Arap olmayanlara acem dediği gibi ehli kitabın da Araplara ümmî dediği tarihen sabittir. Aşağıda ele alacağımız sair deliller ve yorumlarda da göreceğimiz üzere kim, nerede duruyor ve hangi görüşe kailse ayete ona göre mana vermektedir. Kimisi “O, Mekke’lilere; O ehli kitap olmayan bir kavme; ya da okuma yazma dahi bilmeyen cahil bir kavme.”

Kur’an ayetleri ile alakalı genel değerlendirme ile yazıya son verip hadisler ve tarihi hadiselerle devam edelim; Kur’an’da bu kelimenin yer aldığı altı ayetten hareketle “Hz. Peygamber okuma yazma bilmezdi” demek çok aceleden verilmiş, haksız hatta yanlış bir yargıdır. Şunu demek çok daha doğrudur; tekil ve çoğul formuyla ümmî geçen hiçbir ayette ne fert olarak Hz. Peygamberin ne de onun da bir parçası olduğu Arap toplumunun okuma yazma bilmeyen kişi/ler olduğuna bir vurgu yoktur.

Kaynak: TR724

]]>
Ümmî Peygamber-2 http://www.kocar.org/tarihi-nukteler/4683/ Thu, 16 Jan 2020 23:41:37 +0000 http://www.kocar.org/?p=4683 YORUM | AHMET KURUCAN

Kur’an’a gelince; Kur’an’da ümmî kelimesinin geçtiği 2’si tekil, 4’u çoğul formunda 6 ayeti kerime vardır.

İlk ayet Bakara 78’de geçiyor. Ayet lafzî tercümesiyle şunu söylüyor: “Onlardan bazıları ümmîdirler, kitabı bilmezler; (bildikleri) bir sürü asılsız şeylerden başkası değildir ve yalnızca zannederler.” Şimdi kimdir ayetin bahsettiği ve bazıları “ümmidir” dediği “onlar?” Anlamadıkları “kitap” ne? Bu iki önemli sorunun cevabı gerek bu gerekse önceki ve sonraki ayetlerde açıkça ifade ediliyor. “Onlar” dediği nüzul zamanında Medine ve civarında yaşayan Yahudiler, “kitap’tan kastedilen de Tevrat’tır. Özne ve nesneyi yerli yerine oturttuktan sonra şimdi ayetin tam mealini verebiliriz: “Yahudilerden bir kısmı Tevrat’tan bihaberdir. Bunların bildikleri sadece kulaktan dolma rivayetlerdir. Dolayısıyla konuştukları da yalan-yanlış, zanna dayalı, batıl olarak inandıkları şeylerdir.”

Pekâlâ ayette ümmî olarak bahsedilen Yahudilerden bir kısmı okuma-yazma bilmiyor olabilir mi? Olabilir. İhtimal dahilindedir. Okuma-yazma bilmedikleri için kutsal kitaplarından bihaberdir. Ya da okuma-yazma biliyorlardır ama Tevrat’ın muhtevası, ayetlerinin ifade ettiği anlamlar hakkında bilgi sahibi değillerdir. Dolayısıyla Tevrat ekseninde söylediği sözlere itibar edilmez. Nitekim tefsirlerde her iki yorum da yer almaktadır. Ama tefsirlerde ikinci görüş daha ağırlıklı olarak savunulur hatta hangi görüşlerinin zanna dayalı batıl bilgiler olduğuna dair başka Kur’an ayetlerinden misaller verilir.

Sonuç itibariyle “ümmî” kelimesini Kur’an bu ayette el-kitaptan olduğu halde Tevrat hakkında sahih bilgiye sahip olmayan, eğitimsiz, cahil kişiler için kullanıyor.

İkinci ayet: Âl-i İmran süresi 20.ayet. Meali şu: “(Ey Peygamber!) Onlar inanç konusunda seninle tartışılarsa de ki: “Ben özümü Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da O’na teslim oldular. (Ey Peygamber!) Geçmişte vahye muhatap olanlar (ehli kitap, Yahudi ve Hıristiyanlar) ile ümmilere yani İlahi vahye muhatap olmayan Arap müşriklere de ki “Siz Allah’a teslim olmak için ne bekliyorsunuz?” Eğer hakka teslim olup İslam’a girerlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, sana düşen görev, sadece hakkı ve hakikati tebliğdir. (Unutma ki) Allah kullarının yapıp ettiklerini hakkıyla görür.”

Burada “ümmî” kelimesinin müşrik Araplara hitaben söylendiğinde hiç tereddüt yoktur. Kur’an’ın baştan sona ilk tefsiri diye kayıtlarımıza geçen Mukatil b. Süleyman’ın et-Tefsîrü’l-Kebîr’inden bu yana hemen her tefsir kitabında yerini alan bu bilgi yukarıda söylediğimiz “tereddüt yoktur” sonucunun en büyük delilidir. Bu açıdan bazı meallerde ayetin bu kısmının “Kendilerine kitap verilenler ve verilmeyenler” diye tercüme edilmesi çok isabetlidir. Zira kasdedilen Hz. Peygamber’e kadar İlahi vahye muhatap olmayan, vahy kültüründen bihaber, kendilerine Peygamber gönderilmemiş kişilerdir.

Bu kişilerin okuma-yazma bilmesi ya da bilmemesine gelince; bir önceki ayette ifade ettiğimiz gibi bir yorum olarak değerlendirilebilir. Zira tarihi gerçeklik müşrik Arapların çoğunluğunun okuma-yazma bilmediğini gösteriyor. Bununla beraber ayette yapılan vurgu söz konusu Arapların okuma yazma bilmemesi değil aksine o ana kadar ilahi vahye muhatap olmamalarıdır. Kaldı ki o Arapların bazılarının okuma-yazma bildiği de ayrı bir tarihi gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Öyleyse şunu diyebiliriz, Kur’an bu ayette “ümmi” kelimesini Arap toplumundaki yaygın kullanımlarından biri olan “kendilerine daha önceden İlahi bir kitap ve peygamber gönderilmemiş kişiler anlamında kullanmıştır.

Üçüncü ayet: Âl-i İmran süresi 75.ayet. Burada ümmî kelimesi Yahudilerin ağzından dile getirilmekte ve onların ümmî derken kimi kastettikleri hiçbir yorum ve te’vile ihtiyaç bırakmayacak netlikte açıkça ifade edilmektedir. “Yahudiler arasında öyleleri var ki kendilerine bir hazine emanet etsen onu sana eksiksiz iade eder. Ama onlar arasında öyleleri de var ki kendisine bir tek dınar/altın emanet etsen gidip gelip sıkıştırmadıkça onu sana geri vermez. Neden mi? Çünkü onlar “Geçmişte kendilerine hiçbir peygamber ve vahy gönderilmemiş (ümmi) bu adamlara yaptıklarımıza karşı bizim bir vebalimiz/sorumluluğumuz yoktur” diye düşünürler ve bu düşüncelerini de bile bile yalan söyleyerek Allah’a nispet edip O’na iftira ederler.”

Bazı mealler burada ümmi kelimesini hiçbir açıklama yapmadan “ümmi” diye verirken bazıları okuma-yazma bilmeyen, bazıları hesap kitap bilmeyen, bazıları da daha sonra ele alacağımız bir ayette geçen “Mekke’ye mensup”, “Mekke’li” manasında kullanılan “Ümmü’l kurâ” terkibinden hareketle “Mekke’li Araplar” demişlerdir. Halbuki ayeti içinde yer aldığı ayetler kümesi ve sebebi nüzulü ile birlikte ele aldığımızda Yahudilerin kastettikleri kişilerin muhatabı olan İlahi vahye muhatap olmayan Araplar olduğu kesindir. Nitekim konu ile alakalı hemen hemen bütün tefsirler bunu açıkça ifade etmektedir.

Şöyle ki rivayetlere göre bazı Yahudi din adamları geçerli ve haklı bir neden olmaksızın Yahudi olmayan kişilerin mallarını almakta Yahudiler için bir vebal ve günah olmadığı yorumu yapmaktadırlar. Zira Yahudiler İlahi vahye muhatap olmaları itibariyle kendilerini seçilmiş bir kavim olarak görüyorlar ve bunun tabii uzantısı olarak da Yahudi olmayan kişileri ticari ilişkilerinde aldatmayı kendilerine tanınmış tabii bir hak olduğuna inanıyorlardı.

Bir başka yaklaşım da müşrik olan Arapların İslam’a girmeleri onları eski inançlarını bırakmış olmalarından dolayı “mürted” konumuna getirmiştir ve mürtedlere karşı her türlü hile, aldatma, kandırma meşrudur ve mübahtır anlayışına sürüklemiştir. Nitekim bazı Yahudiler kafir iken borçlu oldukları Araplara Müslüman olmaları durumunda borçlarını ise bu inançtan dolayı ödememişlerdir. 76. ayet bu manayı tamamlayan bir muhtevaya sahiptir. Der ki Allah orada: “Gerçek şu ki kim verdiği sözü yerine getirir ve emanete hıyanet etmekten sakınırsa bilsin ki Allah böyle sorumluluk şuuru ile hareket edenleri sever.” Böylece emanete hıyanet etmenin, sırf dini inanç farklılığından dolayı insanların mallarını gayri meşru yollarla iktisap etmenin, bu çerçevede yapılacak her türlü hile ve düzenbazlığın yanlış olduğunu ifade etmektedir.

Yahudi toplumu içinde bu yorumun ne kadar kabul gördüğü ve yaygınlık kazandığı ayrı bir mesele ama son tahlilde bu yorumu kabullenen bazı Yahudilerin olduğu ve ümmî dedikleri Araplarla olan ticaret ve emanet ilişkilerinde buna göre hareket ettiklerinde şüphe yok.

Netice itibariyle bu ayette geçen “ümmî” kelimesi, ehli kitap olmayan müşrik ya da Müslüman Araplar için kullanılmıştır ki Kur’an’ın burada yaptığı şey kelimenin o toplumdaki kullanımını olduğu gibi yansıtmasından ibarettir.

Kaynak TR724

]]>
Ümmî Peygamber-1 http://www.kocar.org/yazilar/ummi-peygamber-1/ Thu, 16 Jan 2020 23:35:32 +0000 http://www.kocar.org/?p=4678 YORUM | AHMET KURUCAN

Allah rahmet eylesin, Ankara İlahiyat yıllarından kendisinden tefsir dersi aldığım bir hocam “Ümmet-i Muhammed’in en büyük günahlarından biri peygamberini okuma yazma bilmez cahil birisi yapmasıdır. Üstelik ümmî peygamber diyerek bununla övünmesidir” demişti. Şok olmuştum bu cümleyi ilk duyduğumda. Benim ömrümle sınırlı 40-50 yıllık değil ümmeti Muhammed’in asırlık ezberini bozuyordu zira.

Ezber bozuyor cümlemi çok erken verilmiş bir karar olarak okuyabilirsiniz. Haklısınız da. Ben de çok düşündüm bunun üzerinde. Hoca yanılıyor olamaz mı diye defalarca kendi kendime sordum. Aslında ezber dediğimiz şeyler doğru, hoca yanılıyor dedim. Ama hoca temelsiz, dayanaksız, delilsiz çıkış yapacak bir insan değildi. Dinî salabeti ve samimiyetinden şüphe duymadığım hocanın bu sonucu seslendirme cesaretini göstermesi fantezi arayışı adına olamazdı. Mutlaka dayanmış olduğu delilleri vardı. Öyleyse o deliller nelerdi ve hangi ölçüde kaale alınmaya değerdi?

Sözün özü şu; işte o günden bu yana yaptığım okumalarda “ümmi” kavramı etrafında aktarılan her bilgi, her yorum dikkatimi çeker. Özellikle müsteşriklerin bunu vesile yaparak Peygamber Efendimize (sas) ve İslam’a saldırması şahsen benim içimi kanatan bir vakıadır.

Pekâlâ gerçek ne? Hz. Peygamber “ümmi” değil miydi? Bir başka tabirle “okuma yazma” biliyor muydu? Biliyordu ise neden “bilmiyordu” görüşü ümmeti Muhammed’in asırlardır devam edegelen kanaati olmuştu? Kaldı ki ümmetin genel kanaatini ve müsteşriklerin iddiaları destekleyen Kur’an ayeti de var. Ankebut 48.ayetinde “Sen bundan önce kitap okur değildin, hala da elinle yazı yazamazsın, öyle olsaydı batıl peşinde koşanlar şüphelenirlerdi.” diyor. Peygamberlik öncesi hayatını işaretle söylenen “kitap okur değildin” beyanı açıkça “okuma yazma bilmeme” anlamında değil mi? Yoksa bu ayette zikredilen ‘kitap’ın özel bir manası mı var? “Elinle yazamazsın” dan kastedilen mana gündelik hayattaki yazmalarımız değil de işte o özel manası olan ‘kitap’ı yazamazsın olmasın?

Yoksa yanlış sorular mı soruyoruz? Arap dilinde “ümmî” kelimesi farklı manalara geliyor olamaz mı? Evet, sözlüklerde “ümmi” okuma ve yazma bilmeyen anlamında bir isim-sıfat olarak yerini alır. Ama başka manaları da var “ümmî” kelimesinin. Belki de bu manalar içinde yer alan ‘okuma-yazma bilmeme” zaman içinde ağırlık kazanmıştır. Eğer biz Hz. Peygamberin “ümmî” oluşu ile alakalı yapacağımız değerlendirmede sadece bu manayı esas alarak bir sonuca ulaşırsak doğru bir sonuca ulaştığımız düşünülebilir mi?

Ulemanın Kur’an’ın beşer değil Allah kelamı olmasının en önemli delilleri arasında saydığı “Hz. Peygamberin (sas) okur yazar olmaması bu mananın ağırlık kazanması ve yerleşmesinde etkin rol oynamış olmasın? İyi ama Hz. Peygamberin vahye beşerî bir unsur katması nasıl düşünülebilir ki? Tebliğ, ismet, fetanet, emanet ve sıdk başlıkları altında topladığımız peygamberlerin en temel beş özelliği buna mani değil mi? “Eğer bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik sonra da hiç şüphesiz, onun kalp damarlarını koparırdık.”  (Hakka 44-45) ayeti bir taraftan tehdit içerikli bir dil kullanırken diğer taraftan böyle bir şey olmadığı ve olamayacağını göstermiyor mu? Hâşâ ve kellâ Hz. Peygamber için böyle bir şey nasıl düşünülebilir? 

Daha onlarca soru sıralayabilirim. Maksadın hasıl olduğu inancıyla soruları burada kesip devam ediyorum. Önce kısa bir derleme ile ümmî kelimesinin sözlükte ne manaya geldiğine bakmamız gerekiyor. Ardından hiç şüphesiz Kur’an’a muracaat gelir. Zira Kur’an iki yerde tekil (ümmi) dört yerde de çoğul (ümmiyyun ve ümmiyyin) olmak üzere altı yerde bu kelimeyi kullanıyor. Öyleyse bu kelime hangi bağlamda hangi manayı veya manaları ihtiva ediyor? Bir diğeri hadisi şerifler ile Hz. Peygamberin hayatını merkeze koyan ve hayatının her bir karesinin üzerine tabir caizse mikroskop koyarak bakan hadis, siyer, megazi vb. eserleri ve o eserlerdeki sahih bilgilere müracaat etmemiz şart. Belki de son olarak başta nüzül toplumunda yaşayan sahabe-i kıram olmak üzere, tabiin ve tebe-i tabiin ile devam edip günümüze kadar uzayan gelenekte bu meselenin nasıl anlaşıldığının bilinmesi gerekiyor.

Sözlük manalarından başlayalım: Ragıp el-İsfahani’nin Müfredat’i ve İ. Manzur’un Lisanu’l Arap’ı başta olmak üzere bazı rivayet tefsirlerinde yer alan bilgilere göre “ümmî” kelimesine  verilen diğer manalar şunlardır: anaya mensup, anasından doğduğu gibi saf, duru, tabiatı bozulmamış, temiz, berrak, pınar, memba, başlangıç, temel, esas, bir şeyin ruhu ve cevheri, görmeyen bir millete mensup, yazmayan ve okumayan bir toplum, Arap ümmetine mensup, bir milletin mensubu veya Mekke’li, bir insandan eğitim görmemiş, Ehl-i Kitab’ın dışında kalan Arap toplumu, cahil Araplar, şehirlerin anası, lider, ümmet, grup, peygambere mensup topluluk.

Görüldüğü gibi okuma yazma bilmeme “ümmî” kelimesine verilen manalardan sadece biridir. Bununla beraber şunu da itiraf etmeliyiz ki bu mana sözlüklerde yer alan diğer manalara nispetle halk arasında daha yaygın olarak kullanılmıştır ve hala kullanılmaktadır. Fakat bu durum kelimenin diğer manalarını yok saymaya mazeret olmaz, olamaz ve olmamalı. Zira böylesi bir yaklaşım doğrunun ve hakikatin peşinde olan bir zihniyete yakışmaz.

Üzerinde durulması gereken bir başka yaklaşım da şudur; Hz. Peygamberin içinde neşet etmiş olduğu topluluğun çoğunluğu göçebelik başta olmak üzere devrin hayat şartlarına bağlı olarak gerçekten okuma-yazma bilmiyordu. Okuma yazma ihtiyacı yerleşik ve medeni bir hayat tarzına geçişle birlikte baş gösterdi. İslam öncesi Arap toplumu üzerinde çalışan akademisyenlerin üzerinde ısrarla durdukları bir konudur bu. Araplar yerleşik hayat düzenine geçtikten sonra artan ticaret kapasiteleri ile okuma ve yazmaya ihtiyaç duydular.

Bununla birlikte İ.Manzur’un altını çizdiği şu konu oldukça önemlidir; ümmî, okuma yazma bilmemeden ziyade okuma yazma vesilesi ile öğrenilen ilimleri bilmeyen kişilere verilen isim-sıfattır. Bir kenara atılmaması gereken bir yorumdur bu. Zira bir taraftan Yemen’den Şam’a kış ve yaz kervanlarla yapılan seyahatlerle büyük ölçekte ticaret yapacaksınız, diğer taraftan o ticari işlemlerinizde lazım olacak kadar olsun okuma yazma bilmeyeceksiniz? Çok da doğru olması imkânsız bir bilgi gibi ortaya duruyor.

Kur’an’a gelince; Kur’an’da ümmi kelimesinin geçtiği 2’sı tekil, 4’u çoğul formunda  6 ayeti kerime vardır.

Devam edeceğiz inşallah.

Kaynak: TR724

]]>
Sakıncalı vatandaş http://www.kocar.org/yazilar/sakincali-vatandas/ Thu, 16 Jan 2020 23:27:43 +0000 http://www.kocar.org/?p=4674 Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman

Başını yastığa koyduklarında nasıl uyuyabiliyorlardır? Çocuklarını severken nasıl onların masumiyeti karşısında ezilmiyorlardır? Anne babalarıyla bir aradayken nasıl onları yüzlerine bakabiliyorlardır? Diktatöre veya rejimin kilit karar alıcılarına değil de, sıradan aparatları kast ediyorum asıl. Yani mesela insanların kimlik numaralarının karşısına “sakıncalı” yazan memur, duyuyor musun? Veya ortada aleni kanıt varken, suç diye ürettikleri şeyin aksini ispatlayan, onu kabul etmeyip “geçelim bunu!” diyen hakim! Primini yıllardır düzenli ödediği araç sigortasını bir kazadan sonra kullandırmayan sigorta şirketi çalışanı! Sağda solda, sosyal medyada beğenmediklerine “FETÖ’CÜ!” diye laf atan vatandaş!

Enes Kanter’in sayı yaptığı videoyu sansürleyen montajcı veya onu internete koyan eleman! Sözcü’de veya Sabah’ta “sansasyonel” olmak için Uber yapan Hakan Şükür “haberi” yapan muhabir! Bunların “rejimden korktukları” için böyle davrandıklarını mı sanıyorsunuz gerçekten? Cidden bu kadar saf mısınız yoksa siz..2

Bir tür toplumsal felaket değilse bu ya nedir? Herkesin potansiyel suçlu olduğu bir yerde nasıl güvende ve mutlu yaşanabilir? Hayır! Kimsenin ayağına basmamaya gayret ederek var olmak çözüm zannedenler, üzülerek söylüyorum ki yanlışsınız. Diskurun büyüsü altında manipüle edilemeyecek bir gerçek kaldı mı? Mesela Anayasa Mahkemesi filanca internet sitesine erişim engeli uygulamasını anayasaya aykırı bulmuş da kaldırmış! Veya filanca komutan ömür boyu hapis cezası almışmış da, sonra yüksek mahkeme kararı bozup beraat vermiş! Sonra ne olmuş? İdare Anayasa Mahkemesi kararını takmamış. Ve komutan hakkında bir gün sonra yeniden yakalama kararı çıkartılmış!

Vatandaşlarını mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edebilen bir yönetim var. Mahkeme kararını uygulamayan bir yönetim var. Mahkeme kararını aldırabilen bir yönetim var. Suç olmayan bir şeyi suç unsuru olarak kabul ettirebilmiş bir yönetim var. Kendisinin yargıya hesap verebilirliğini sıfırlamış, yargı denetiminden bağımsız bir yönetim var. İstediği hakimi, savcıyı veya polisi görevden alabilen, istediğini başka yere sürebilen, dilediğini bu görevlere getirebilen bir yönetim var. Gazetelere istediğini yazdırabilen, televizyonlarda istediğini söyletebilen bir yönetim var.B

Vatandaşın adının yanında bir yerlerde, bilgisayar ekranında, kocaman “sakıncalı” yazıyor. Pasaport alamazsın. Emeklilik primlerin gitti. Sağlık sigortanı kaybettin. Tapudaki mülk kayıtlarına şerh düşüldü. Eşin, çocukların, annen ve baban, kardeşlerin, aynı şekilde “listeye girdiler”. İşini zaten kaybetmiştin. Şimdi başka işe girmene de izin yok. Arabanın kaskosu, varsa hayat sigortan, mevcut kredi kartların, varsa yerli veya döviz cinsinden birikimlerin, kağıtların, tümüne birden el kondu. Ev kredisi kullandıysan evini kaybettin. Kiradaysan kim teröristi evinde barındırır ki! Akrabalarının insafına kaldıysan, herkes kendi derdine düşmüş! Ortalık mahşer yeri. Diplomaların geçersiz ilan edilmiş. Onca yıllık emeklerin gitti. İtibarını zaten sıfırladılar. Tüm mahalle sen sokaktan geçerken birbirinin kulağına eğilip dedikodunu yapar oldu. Çocuklarının sınıfında öğretmen oğluna bir başka davranmaya başlamış. Arkadaşları ona “senin annen teröristmiş!” demiş. Kızının kaynanası kızınca “hainin kızı seni!” diye çıkışmış. Hapishanede yine birileri hayatını kaybetmiş. Tedavisi yapılmayan kanserli hastalar mı ararsın, bebek yaşta annesiyle hapiste çürüyen minikler mi! Yoksa hamile olup da, sezaryenle dünyaya getirdiği bebeğiyle beraber, doktorların “biraz daha hastanede kalması lazım!” demelerine karşın koğuşuna geri postalanan zavallılar mı? Kaybolan, kaybedilen, hayır, aslında çalınan yaşamlar! Hepsinin bir ortak özelliği var: sakıncalılar!

Adalet demokratik olamaz. Yani herkes öyle arzu ediyor diye birini suçlu veya suçsuz ilan edemezsin. Halkın gözünde suçlu olmanın adalette karşılığı yoktur. Halk adaleti bilmez. Adalet halk nezdinde tecelli etmez. Herkes hep bir ağızdan “FETÖCÜ” diye bağırdığında insanlar olmayan bir terör örgütüne “iltisaktan” içeri alınamaz. Alırsınız, ama bu bir farstır. Komedidir. Herkes bilir ki, kanuna dayanmayan suç olmaz. Bir şey açıkça kanun tarafından yasaklanmasıysa, insanları bu davranışla suçlayamazsın. Dahası, birilerini aynı gerekçeyle suçlarken, diğerlerini tıpatıp aynı bir gerekçeyle suçlamıyorsan, zaten bu feci bir durumdur. Sonradan gerekçe üretip, geçmişe yürüterek bir suç oluşturuyorsan, kanunsuzluğun daniskasını yapıyorsun demektir. Tüm “sakıncalı vatandaşların” dramı işte bu çürümüşlükten kaynaklanıyor. Birileri yüksek sesle “FETÖCÜ!” diye bağırıyor ve insanların yaşamları çalınıyor. Her şey sakıncalı ilan edilmenizden sonra gerçekleşiyor.

Bazılarında bir garip tutum: “bu toplum bizden neden bu kadar nefret etti?”, bunun derdine düşmüşler. Kurban, celladına gerekçe arıyor. Nerede hata yapmış olabileceğini sorguluyor. İpini çekenle empati kuruyor. Yahudileri Auschwitz’e götüren trenin yük vagonlarında, Polonya ayazında yarı donmuş bir deri-bir kemik Yahudi kadınlar ve çocuklar, vagonun soğuk metal duvarlarındaki demir parmaklıklı pencerelerden, geçtikleri ovadaki tarlalarda kendilerini seyreden çocukların işaret parmaklarını boğazlarına paralel tutup yana doğru çektiklerini görüp, neden bu masum Polonyalı çocukların kendilerinden bu kadar nefret ettiğini sorgulamış mıdır acaba? Hangi hata bugünkü nefret suçunu ve kolektif cezalandırmayı haklı çıkartabilir! Haydi haklı çıkartmayı geçtik diyelim, ona gerekçe üretebilir? Bu yapılanlara cidden bir gerekçe bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? O “gerekçe” olmasaydı eğer, bu zulmün yapılmıyor olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Birileri diyelim ki cidden hata yapmış olsun, acaba onların yaptığı hatanın veya hataların, milyonlarca insana genişletilerek onları da bu hatadan sorumlu tutabileceğine mi inanıyorsunuz? Sizden özeleştiri bekleyen müşfik bir toplumun, o özeleştiriden sonra “tamam, bu kadar; cezalarını çektiler artık!” deyip, plağı geriye mi saracaklarını sanıyorsunuz?

Biri çıkıp “soruları çaldık!” dese mesela. Ya da göz yaşları içinde, “evet, filanca bakanlıkta kadrolaşmıştık abi ya!” diye günah çıkarsa. Bu sizi özgürleştirir mi? Daha farklı ifade edeyim. Bu sizi suçlayanları keser mi? Bırakın bu soru çalma veya kadrolaşma türü genel geçer rejim suçlamalarının gerçeğe tekabül edip etmediğini falan da, şunu söyleyin. Tut ki cidden birileri “soruları çalmış” olsa, birileri de o bakanlıkta “kadrolaşmış” olsa. Bu, bu işlerle alakası olmayan milyonlarca insanı suçlamaya gerekçe olabilir mi? Yahu bu kadar saf mısınız? Soru çalmadıysa eğer biri, ya da kadrolaşmadıysa, başka gerekçeler bulunmayacak mı? Sizi takibata alanlar, cidden gerekçelerin makul ve tutarlı olmasıyla ilgileniyor mu sanıyorsunuz? Mahkemelerin tutumunda cidden bir hukuksal prosedür takip edildiğini mi düşünüyorsunuz? Soru çaldılar dedikleri dönemle kadrolaşıldı dedikleri dönemde hukuki sorumluluk bunlarda değil miydi? Sorular çalındı iddiaları o günlerde de vardı. Bir gün bu iddiaların üzerine gittiler mi? Kadrolaşma tezi on yıllardır bazı çevrelerin diline pelesenkti. Bu tezi bir gün olsun masaya yatırdı mı devlet? Soruların güvenliğini devlet sağlar. Kadroları devlet ilan eder. Bunları Cemaat mi yaptı?

Ben Cemaat’ten değilim. Cemaat’i savunmak gibi bir amacım da yok. Cemaat içinde kişi ve odaklar yasalara aykırı ne yaptıysa, nesnel olarak ortaya konsun, bu yapılan hukuksuzlukları savunmam, bilakis onların baş tenkidini ben yaparım. Önemli olan püf nokta da bu zaten. Kimse bu suçları kanıtlarıyla ortaya koyabilmiş değil. İddialar var. İddialara inanan insanlar var. O iddialar üzerine rejim inşa eden bir azınlık var. O azınlığın ürettiği rejim diskurunun hipnotize ettiği bir güruh var. Ve bu temeller üzerinde inşa edilmiş olan rejim, insanları “sakıncalı vatandaş” ilan etmiş. Onların esasından anayasal tüm haklarını gasp etmiş. Onların terminolojisiyle, “sıfırlamış”! Bu yapılanlara bir “gerekçe” aramak, bunun nedenlerini araştırmak, “biz nerede hata yaptık” sorusu ile uğranılan gaddar hukuksuzluk arasında bağ kurmaya çalışmak rasyonel değil.

Rejimin ürettiği diskur, hukuka veya akla dayanmıyor. İnanca dayanıyor. İnsanlar Cemaat’in, KHK’lıların, Kürtlerin, AB ve NATO yanlılarının, Harbiyeli garibim öğrencilerin, velhasıl ne kadar takibata uğramış mağdur varsa tümünün vatan haini olduğuna, terörist olduğuna, dış mihraklarca kontrol ve finanse edildiğine inanıyor. Bu inançtandır ki, siz sakıncalısınız. Bu inançtandır ki, ne mahkeme, ne hukuk, ne kanun, ne akıl, ne vicdan, ne sadakat, ne ahlak işlemiyor.

Bana, beni bırakın eşime, çocuklarıma “sakıncalı” diye ibare düşmüşler, ben bunu izah etmekle falan uğraşacağım, öyle mi! Bırakın gerekçelerini kendileri üretsinler! Hukuken yok hükmünde olan şeylere siz ne gerekçesi üreteceksiniz?

Kaynak : TR724

]]>