[dropcap]M[/dropcap]üslümanlar olarak Batıya sunabilecek neyimiz var? Cevap: Her şeyimiz ve hiçbir şeyimiz. İmanımız ve İslamiyetimiz varki bunlar her şeydir. Bir de İslamiyet’i anlayışımız ve yorumlayışımız var ki, çoğu zaman sıfıra sıfır, elde var sıfır.
[box type=”shadow”]Bana İslam’ı tanıtan kitaplardan da açıkça anlaşılabileceği gibi, Batıyı dikkate alarak yazılmış ne varsa, hemen hemen hepsi de masum bir kültür alışverişi seviyesinde kalmıştır. Asıl mesele olan iman ise, kaçınılmaz bir şekilde, ya bir dipnotu hacminde geçiştirilmiş veya tamamıyla ihmal edilmiştir.[/box]
Kur’an’da Allah lâfzı 2500’den fazla tekrar edilir; İslam kelimesi ise 10 defadan az. Halbuki modem İslam literatüründe bu nisbet tersine çevrilmiştir. Kur’an’da iman ve İslam kelimelerinin nisbeti, iman lehine olmak üzere 5:1’dir. 19. yüzyıl sonlarına kadar yazılan Arapça kitapların isimlerinde İslam kelimesi iman’ı 3:2’lik bir nisbetle geçiyordu. 1960’larda bu rakam 13:1 nisbetine sıçramıştır ve hiç şüphesiz bugün daha da yükseklerdedir. Bunun kaçınılmaz neticesi olarak da, Batının İslam’a yaklaşımı bir sistem ve bir alternatif “ideoloji” etrafında temerküz etmiş, bu da hemen hemen tamamıyla iman hakikatlerinden mahrum bir şekilde takdim edilmiştir.
[box type=”shadow”]Batıya yaklaşma tarzımızla çok az mesafe almış olmamızın bir diğer sebebi de, Batıyı yanlış anlamamızdır. Batı sadece jeopolitik bir varlık değil, aynı zamanda bir mecazdır da. Coğrafi olarak, Batı, Uluhiyete karşı kitle halinde bir isyanın görüldüğü yerdir. Çağdaş Batı medeniyeti, bildiğimiz kadarıyla, temelinde düzenli bir dini inanç bulunmayan ilk medeniyettir. Böylece Batı, dini inancın gurubunu, Uluhiyet güneşinin tutulmasını ifade eden bir mecaz olmaktadır. Şimdi ise bu güneş tutulması sadece jeopolitik Batıya münhasır kalmadığına göre, iman hakikatlerinin göz ardı edildiği her yere Batı diyebiliriz. Yani, Batı bir halet-i ruhiye, bir hastalık, bir sapma olarak görülmelidir. Bunun temel sebebi ise, Bediüzzaman Said Nursi’nin işaret ettiği gibi, ene’ye tapma hastalığıdır.[/box]
Rönesans’tan bu yana Batı insanı kendi kendisi kendisinin referans noktası ve kendi kâinatının merkezi haline gelmiş, biçare hayatının yegâne mikyası olmuştur. Esma-i İlahiyenin kisvesini çalarak ona bürünmüş ve bir ilah gibi çalım satmaya kalkmıştır. Fakat bu elbise ona uymamıştır ve uymaz da.
Kendi vazifesinin, Uluhiyet tecellilerini Yaratan adına ve Onun rızasına uygun şekilde müşahede etmekten ibaret olduğunu kabul etmek istemeyen Batı insanı, bu tecellileri kendi malı olarak ilan eder ve onları kendi hayli mülküne dahil etmek için bir ömür boyu çabalar. Ebediyeti fani dünyada arayışı, onu hemcinsleriyle şiddetli ve çoğu zaman caniyane bir rekabete sürükler.
İnsanın sinirli, aciz ve bağımlı oluşu ve günün birinde kendisinin sandığı her şeyi terk ederek yoklukla yüz yüze geleceği gerçeği, onun sonsuz arzularını daha da şiddetlendirir. Karşı karşıya bulunduğu sınırlamalar ve eksikliklerin ona mutlak acz ve fakrini hatırlatması gerekirken, o kendi kendini hipnotize ederek bu gerçeklerden saklanmaya çabalar. Akıbetiyle ilgili her türlü düşünceden kaçan Batı insanı, Yaratıcısını tanımak ve sevmek ve kendisinin Onsuz hiçbir şey olmadığını ve hiçbir şeye sahip olamayacağını anlamak üzere fıtratına yerleştirilmiş olan kabiliyetini de böylece boğar.
[box type=”success”]Laik ve hodperest Batı toplumu, insanı her seviyede körleştirmek ve sersemletmek üzere planlanmıştır. Benlik inancının kendinden bekleneni vermediği gerçeğini saklamak için; “sınırsız terakki, mutlak hürriyet ve kayıtsız mutluluk” şeklindeki laik teslis akidesinin yüzyıllar önce saf dışı edilmiş bulunan Hıristiyanlığın teslis akidesi kadar manasız kaldığını saklamak için; laik hümanizmin ilkeleri olan iktisadi ve ilmi ilerlemenin Batıyı bir maneviyat çöplüğüne çevirdiği ve nesilleri birbiri ardınca helak ettiği gerçeğini saklamak için.[/box]
Bununla beraber, uyanmaya başlayan ve bugüne kadar içinde yaşadıkları hayal dünyasının farkına varanlar da vardır. İşte bunlara “ene” hastalığı gösterilmelidir. Bu hastalıkla malül kimselere İslam’ın iktisat veya hukuk sisteminin en müsavatçı veya en adil sistem olduğunu anlatıp durmanın hiçbir faydası yoktur. Kanserden mustarip bir hastaya yeni bir ceket hediye ederek onu tedavi edemezsiniz. Onun muhtaç olduğu şey, doğru bir teşhis, radikal bir ameliyat ve onu takip edecek sürekli bir tedavidir. Risale-i Nur’da bunların hepsi vardır.
Hatırlayacağınız gibi, Risale-i Nur’u önceleri mistik bir eser diye reddetmiştim. Aynı zamanda başkalarının da bu eserleri böyle vasıflandırdığını işitmiştim. Gerçek ise bunun tam tersidir; çünkü Said Nursi’nin önümüze koyduğu berrak tercihte hiçbir esrarengizlik yoktur: ya iman, ya da inkâr; ya ebedi saadet, ya da ebedi felaket; ya kurtuluş, ya helak hem bu dünyada, hem de ahirette. Risale-i Nur’un “inkılâpçı” olarak vasıflandırıldığını da işitmiştim. Gerçi buna iştirak ederim; fakat kelimenin siyasi manasıyla değil. Risale-i Nur’da böyle bir şeyin bahsi yoktur.
Ama eminim ki, eğer Bediüzzaman bütün laik idarelerin şiddet yoluyla devrilmeleri gerektiğini savunmuş olsaydı, bütün Batı üniversitelerinde Risale-i Nur mecburi ders olarak okutulur ve Bediüzzaman Batı dünyasında her ev halkının tanıdığı bir isim haline gelirdi.
Çünkü aşırılık, hele bir de dini duygularla renklendirilmişse, Batının zayıf noktasıdır. Batı basını için, uzak beldelerden birinde “Amerika’ya ölüm!” diye bağıran, ihtilal ve şeriat isteyen binlerce öfkeli Müslüman’dan daha güzel, daha sevimli ve daha nefis hangi manzara vardır? Batı, artık İslam’ı yanlış tanıtmak için zahmete girmek zorunda değildir. Bunu onlar adına biz yapıyoruz; onlara ise sadece filme çekip göstermek kalıyor.
Amerika’nın “Büyük şeytan” olarak bilindiği bir ülkede, on yıl kadar önce böyle bir gösteri seyretmiştim. Fakat dikkatimi çekti: Göstericilerin belki de yüzde 75’i Levis blucinleri giyiyordu; dağılan kalabalığın ardında kalan sigara izmaritleri ise ya Marlboro idi, ya da Winston. Bir el güya bizi Batı ile bağlayan bağları koparıyor; diğer el ise o bağları sıktıkça sıkıyor!
Yine de “Yeteri kadar konuştuk, artık hareket zamanıdır” deyip duruyoruz. Hatta bu sözü Risale-i Nur hakkında dahi işitmişimdir. “Hep sözden ibaret; hiç aksiyon yok” demişti birisi. Fakat henüz konuşmuş da değiliz. Sadece feryad-ü figan edip durduk, o kadar. Birbirimizle kardeş kardeşe, mü’min mü’mine, Müslüman Müslüman’a, Allah adına, Kur’an lisanıyla ve kâinat kitabının diliyle konuşmadığımız, sohbet etmediğimiz içindir ki, hareket ettiğimiz zaman yanlış şekilde, yetkisiz ve disiplinsiz bir tarzda ve hakiki bir ölçü veya referans noktasından mahrum bir halde hareket ediyoruz. Sonunda da hiçbir kalıcı netice ortaya çıkaramıyoruz Batı ise bunu çok iyi anlıyor.
Hayır, Bediüzzaman’ın müdafaa ettiği inkılâp Tahran, Kahire veya Cezayir sokaklarında çığırtkanlığı yapılan cinsten bir inkılâp değildir. Risale-i Nur’un inkılâbı zihinlerde, kalplerde, ruhlarda ve nefislerde inkılâptır. Bu bir İslam devrimi değil, iman inkılâbıdır. Bu da iki seviyede gerçekleşir. Müslümanları taklidi imandan tahkiki imana, inanmayanları ise ene’nin kulluğundan Allah’ın kulluğuna eriştirecek şekilde tanzim edilmiştir. Batıyı hâkimiyeti altında tutanların Risale-i Nur “Nur’dan dehşet almaları bu yüzdendir.
Netice olarak, yıllar süren araştırma ve mukayeselerim sonunda şunu söyleyebilirim ki, kâinatı olduğu gibi gören, iman vakıasını olduğu gibi aksettiren, Kur’an’ı Peygamberimizin murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş son derece tehlikeli ve gerçek hastalıkları teşhis ederek çare sunan, kendi kendine yeterli ve şümullü yegâne İslami eser, Risale-i Nur’dur. Kur’an’ın nuruyla kâinatı aydınlatan Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü çağdaş insanı karşı karşıya bulunduğu felaketten kurtaracak olan yalnız İslamdır; İslam’ın geleceği ise, Risale-i Nur’a ve ona uyan ve ondan ilham alanlara bağlıdır.
____________________
Dr. Colin TURNER
1955 yılında İngiltere’nin Birmingham şehrinde dünyaya geldi. 1975 yılında İslam’la şereflendi. Yüksek tahsilini Durham üniversitesinde tamamladı. Arapça ve Farsça üzerine ihtisas yaptı.
Daha sonra, İran’da Safeviler döneminde siyasi ve dini hareketler konusunda doktora yaptı. Halen Manchester üniversitesinde dersler vermekte ve 17. asır İslam Felsefesi konusunda bir eser hazırlamaktadır.
On yıldan fazla bir süredir Risale-i Nur üzerinde çalışmaktadır. Dr. Turner evli ve üç çocuk babasıdır.”
“BEDiUZZAMAN SEMPOZYUMU 1991.”adlı kitaptan alınmıştır.
[tweet] [facebook] [pinterest] [Google]

